19 Aralık 2011 Pazartesi

Çekim Yasası Nedir ?

Son günlerin popüler konularından biri olan “çekim yasası”, özellikle “Secret” (SIR) kitabı ile beraber gündeme geldi. Bu kitabı kısaca özetleyecek olursak düşün-iste ve olsundu; özellikle kitapta bulunan para, sağlık, kariyer gibi insanların ortak arzularına yönelen kitap, kısa sürede popüler oldu ve insanlara bu anlatım yeni bir çıkış yolu olarak sunuldu.

Acaba bu bilgiler yeni mi keşfedilmişti? Yahut bu düşünce sistematiğinin doğruluğu ne kadar ölçülebilir, ne kadar bilimsel olabilirdi? Gerçekten hayatımızdaki her şeyi biz mi hayatımıza çekiyorduk?

Çekim yasası, kuantum, olumlama ve kişisel gelişimin iç içe geçtiği şu günlerde aslında bu konuların birbirinden o kadar da uzak olmadığının farkına varmamız gerekmekte. Şu an piyasada bulunan kitaplar, yazılar, makaleler oldukça karmaşa yaratmış durumda. Aslında bu kavrama sadece bir düşünce sistematiği olarak bakmak ve iste olsun demekle çok basite indirgemiş olunuyor. Çekim yasasını bir evren kanunu olarak kabul etmek ve bunun yıllardır süre geldiğini kabul etmek gerekli. Yani yaşamlarımızdaki olayları kişileri kendimiz hayatımıza çekmekteyiz, evrendeki her varlığın birbirine bağlı bir ağ üzerinde olduğu, her hareketin, her düşüncenin, her inancın ve her davranışın bu ağ üzerinde etkileşime sebep olarak tüm kanalları etkilediğini savunmaktadır bu yasa. Daha şekilsel olarak hafızamızda canlandıracak olursak evreni gerilmiş rengarenk bir kumaş olarak düşünün bu renkler para, sağlık, mutluluk, üzüntü, dert, zorluklar gibi kavramları temsil etsin ve üzerine camdan yapılmış bir top koyduğumuzu, bu top içerisinde bize dair olan düşünceler, davranışlar inançlar var, yani bizi temsil etmekte. Topu nerede gezdirirsek ağırlığından dolayı kumaşın içine bir çökme meydana getirip içinde gömülecektir, çevresindekileri kendine doğru çekecektir ve üzerinde bulunduğu rengi yansıtacaktır yani kendimizi hangi noktaya yönlendirirsek o renk tarafından etrafımız sarılmış olacak o rengi yansıtıp, hem kendimizi hem de çevremizdekileri etkilemiş olacağız.

Çekim yasasının olumsuz yanı ise kendimize hakim olamayıp negatif düşüncelerin girdabından alamazsak, hayatımızı bu düşüncelerin içine sürüklemiş oluruz. Aslında bu da gösteriyor ki hayatımıza dair ne varsa bunların sorumlusu biziz. Çünkü onları biz hayatımıza çektik olumlu ya da olumsuz isteklerimiz hep oldu ama yeterince, her şeyimizle isteyemedik, belkide bir şeyleri haketmediğimizi düşündük.

Çekim yasasına bir disiplin olarak baktığımızda, düşüncelerimiz, inançlarımız, duygularımız ve isteklerimizi aynı hizaya getirmeli ve bu doğrultuda hareket etmeliyiz, gerçekten içimizden gelerek düşüncelerimizi ve isteklerimizi hak ettiğimizi hissetmeliyiz. Eğer her şeyinizle kendinizi düşüncelerinize inandırırsanız bu disiplinde başarılı olabilirsiniz.
Devamını Oku »

18 Aralık 2011 Pazar

Hoşgörü Faydalı mı ?

Bir ilkokul öğrencisinin "hoşgörü" konusunda sorduğu soruya sizlerden gelen yanıtları paylaşıyoruz.


Soru: İlkokul öğrencisi bir okurum bana sormuş: Hoşgörülü olmanın bize faydaları nelerdir? Ben de şimdi size soruyorum: Hoşgörülü olmanın bize faydaları var mı? Varsa neler? Hoşgörülü olmanın zararlı olduğu durumlar var mı? Varsa neler?

Cevap: Hoşgörülü olmak, her şeyi ve herkesi severek olduğu gibi kabul etmek olarak algılıyorum. Bence bunu becerebilmek, insanları koşulsuz sevmeyi, menfaat gözetmemeyi, sabırlı olmayı öğretir. Kişiye, kendisi gibi davranma hakkı olduğunu ve bunu sevgiyle karşıladığımızı söz ve davranışlarımızla gösterirken, başka insanlara, hayvanlara ve doğaya zarar vermesine hoşgörü göstermemeliyiz.

Cevap: hoşgörülü olmak insana maddi ve manevi unsurlar kazandırır. hoşgörüyü yerinde ve doğru insana gösterirsek amacına ulaşır. aksi taktirde hüsrana uğrarız

Cevap: Hoşgörü karşılıklı olduğu zaman faydalıdır, herkese mutluluk ve huzur verir diye düşünüyorum. Örneğin trafikte birisi size küfür ederse, haksız bile olsanız hoşgörülü olabilir misiniz? Yolda yürürken size çarpıp geçen kaba saba birine nasıl hoşgörülü davranabilirsiniz? adam öldüren, bomba koyanlara vs. de öyle. Birilerinin kötü davranışlarına tahammül etmekle neyi değiştirebiliriz kendimiz üzmekten başka? Tek taraflı oldukça hoşgörü daima bize zarar verir diye düşünüyorum.

Cevap: Hoşgörülü olmak insanın olgun ve dengeli olduğunu gösterir toplum içinde sevilirsin en zor insanlarla bile sohbet etme şansın var zararı ise dengesiz insanların bu tur davranışların sadece bir eziklik ve korkaklık olduğunu söyler .

Cevap: gerçekten hoş görmeyi başarabiliyorsak, bu bizi huzurlu yapar. zihnimizi genişletir. daha çok gülümseriz. büyük resmi daha net görürüz ama hoşgörümüz dildense, sadece bilinçaltımızda olumsuzluk biriktirmiş oluruz ve bu bir süre sonra bir öfke patlaması ve memnuniyetsizlikle bize döner. gerçekten hoşgörülü olmayı başarabiliyorsak bunun diğerleri tarafından istismar edilmesi gibi durumlarda oluyor.böyle bir durumda, her şeyin farkında olup da gene de huzuruna sahip çıkan insandan daha büyüğü yok diyorum.

Cevap: Hayatımıza giren her insan, aileden veya farklı tanışıklıklardan, hepsi de başka başkadır. Biri diğerine benzemez, başka başka özellikler taşırlar. Buna biz de dahiliz. Tabi ki bunda hem taşıdığımız genetik özellikler hem de içinde yetiştiğimiz sosyal ortam etkili. Kimi zamanlarda başkalarını anlayamadığımızı hissederiz. Neden böyle yaptı ki ya da ben olsam asla böyle yapmazdım gibi yorumlar yaparken buluruz kendimizi. İşte böyle durumlarda hoşgörü kurtarıcımız gibidir. Ancak hoşgörümüz sayesinde diğer insanları anlamaya başlarız ve onlarla iletişim kurarız. Bence hoşgörülü olmayan bir insan yalnız kalmaya mahkumdur. Etrafımıza baktığımızda aslında bize en yakın, en sıcakkanlı gelen insanların ne kadar da hoşgörülü olduklarını fark ederiz. hoşgörü insana sosyal çevre sağlar ve farklı özellikleri, farklı kültürleri tanıma fırsatı tanır. Nasıl doğada onca farklı canlı bir arada ama kendi özelliklerini kaybetmeden bulunuyorsa, bizler de hoşgörüye tutunarak bunu başarmalıyız.

Cevap: tabi ki var herkes hoşgörüye sahip olamaz.eğer hoşgörülü isen kazanan, sevilen, değer verilen kişiler listesinde olursun. O da senin mutlu olmana sebeptir.

Cevap: hoşgörülü olmak sadece etrafındaki insanlara karsı gösterdiğin bir şey değildir hoşgörülü olmak insanın zaman zaman kendisine de göstermesi gerektiğini düşündüğüm bir erdemdir. insanlar hayatta hep pürüzsüz yasayamazlar hatalar yapabilirler her şey insanlar için. ama önemli olan ne kadar çok düştüğümüz değil, düştüğümüzde ne kadar çok ayağa kalkabildiğimizdir. hataları için insanları yada hatalarımız için kendimizi suçlamamalıyız. anlamaya çalışmalıyız dinlemeyi bilmeliyiz ancak bu şekilde mutlu olup hatırlanabiliriz. hoşgörülü olmak insanın değer yargılarını genişleteceği gibi çevresinde de sevilmesini ve farklı olmasını sağlayacaktır.

Cevap: aslında bilemiyorum. Şimdi hoşgörü kelimesinin sözlükteki tam karşılığına baktım da. Dayanmak, katlanmak, tahammül etmek. Son anda sarı ışıkta geçebilmek için gaza basıp yeşil ışıkta geçen, insanların hayatını tehlikeye düşüren insanlara dayanıyoruz, yerlere tüküren insanlara dayanıyoruz, bugün yerli malı haftasını kutlayacağız gelir misin dediğim velimin bana arkadaşlarımla buluşucam günümüz var demesine dayanıyoruz, müşterisine çok kötü davranan esnafımıza dayanıyoruz, belediye otobüslerinde ayakta 3 saat yolculuk yapmak zorunda kalmamıza dayanıyoruz...vs bunlar aklıma gelenler. Biz bu konularda hoşgörülü olmaz isek Türkiye'de yaşamak mümkün mü sizce. Bu olaylarla karşılaşmamak için ya eve kapanacaksınız ya hoşgörülü davranacaksınız. Ya da bir eğitimci olarak sesinizi düşüncenizi duyurabildiklerinizi topluma kazandırmanın hazzı size yetecek. Hoşgörülü olmak bizim toplumumuzda zararlı. o kadar çok şeye tahammül etmek zorunda kalıyoruz ki kendimize bile yabancılaşıyoruz. Bence artık hoş görmemeliyiz. Hoş gördükçe hiçbir şey düzelmiyor. Bana dokunmayan yılan bin yaşasın mantığından çıkmalıyız. Bu konular hoş görülmemesi gereken konular ama tahammül edebileceğimiz konularda var. Hoş görebileceğimiz. Benim mesleğim hoşgörülü olmayı gerektiriyor. Kişisel sınırlarıma girilmediği sürece hoş görüyorum ben başkasının kişisel sınırlarına girmediğim sürece hoş görülüyorum. Ama söylediğim gibi toplumsal yaşamımızda çok fazla hoşgörülüyüz.

Cevap: hoşgörü kısa vadede insanın kendini mutlu iyi hissetmesini sağlar. Ayrıca kaybedeceğimiz bir şeyi kazanmamızı ve hayat bu sayede belki de bir bireyi daha kazanır. Kim bilir bir birey de hayatı kazanır bizim küçük bir hoşgörümüz ile. Adı üstünde 'Hoş görmek' bir olayı durumu kişiyi iyi noktasından yakalayabilmek.neden olmasın?

Cevap: Hoşgörü vb tavırlar dozajında olursa çok faydalı. Ama sınırı geçince fayda yerine zarar getirir bence.

Cevap: Hoşgörülü olmak bir felsefedir. Hz.Mevlana'nın düşünce örneklerini irdelemek bu konunun ne kadar önemli bir toplumsal öge olduğunu ispatlar diye düşünüyorum.

Cevap: hoşgörü bir kere dinimizin bize verdiği bir şey, insan hayatında çok önemli bir özellik ne kadar büyük bir erdemdir o hoşgörülü olmak demek sabretmeyi bilmek demek insanı insan olduğu için sevmek demek ve affedilmeye değer olduğunu bilmek demek. Ve en önemlisi bu davranışların karşılığını almak yani herkes tarafından saygı değer bir insan olmayı başarmışız demektir sevilmeye layık biriyizdir ama hep hoşgörü de yok. Aynı olaya on kere hoşgörü gösterilmez hoş gördüğümüz kişinin veya olayın eğrisini doğrusunu güzellikle de anlatalım ki bir daha ki sefere o kişi aynı şeyi yaparken iki kere düşünsün

Cevap: insanın belki en zor yapabildiği şeydir. hoşgörülü olmak aileden başlasa şimdi bambaşka bir toplum olurduk.

Cevap: kesinlikle uzun vadede olabilir. Fakat bana sorarsanız ben hep zararını gördüm hoşgörülü olmak demek söylemek istediklerinin hep boğazına düğümlenmesi demek

Cevap: aynı kişiye sürekli aynı hoşgörüyü gösterince, o kişi kendisini ilah zannedip, nede olsa problem etmez kendisine diyerek daha dikkatsiz davranabiliyor...

Cevap: Dün TRT 2 de Amerika'da yaşayan bir profesörü tanıtıyorlardı. Profesör stres ile ilgili genlerin türlü hastalıklara sebebiyet verdiğini en başta, sonradan oluşan şekere sebep olduğunu bulduğunu anlatmıştı. Stresi yaratan etkenlerden birisi de hepimizce malum sinirlenmemiz. Hoşgörülü olmuş olsak, sinirlenmeyecek, strese girmeyeceğiz. Ne yaparsak aslında çevremizdekilere karşımızdakine yapmıyoruz, kendimize yapıyoruz. Hoşgörülü olmanın en başta kendimize yararı olduğu bilim kanıtlıyor. Kur'an da bir ayette "Ne yaparsanız kendinize yaparsınız" yazıyor. Mevlana" hoşgörülülükte deniz gibi ol, başkalarının kusurlarını örtmede gece gibi ol" diyor. Ben hoşgörülülük içine başkalarının kusurlarını örtmenin de girmesi gerektiğini düşünüyorum. Kusur arayan ve karşısındakinin kusurlarını büyüten ve gören insan aslında kendisini de geriyor. Kusurları görmeyen ve örten insan ise daha yumuşak ve negatiflikten uzaklaşmış oluyor. Hoşgörülü olmayan hem çevresine, hem kendisine zarar veriyor. Hayatı olduğu gibi kabullenmeyi başarabilmek, hoşgörüden geçiyor.

Cevap: hoşgörünün ne olduğu, hoşgörülü olmanın zararlı olduğu durumlar var mi sorusunun yanıtını zaten açıklıyor. insan kendisine zarar veren şeyler için hoşgörü gösterir yani hoşgörülü olmanın insana faydası yoktur...

Cevap: Hoşgörülü olmanın bize fayda sağladığına inanmıyorum. Bizim kültürümüzde hoşgörü her haksızlığı, her yanlışı, her noksanı görmezden gelme gibi bir durumu ifade ediyor hal böyle olunca sorumluluk almayan bireyler çoğalıyor; duymayan, görmeyen, anlamayan bir toplum oluyoruz. Kanımca ''mış gibi yaşamlar'' hoşgörüyle başlıyor. Hoş gör demek bana, boş ver, aldırma, yok say gibi çağrışımlar yapıyor. Halbuki hiç bir olay, sorun yok sayarak çözüme ulaşmaz. Örneğin: her gün sokağa, caddeye atılan çöpler hoş görüldüğü için yıllardır çöpler atılmaya devam ediyor; binlerce insan caddelere, sokaklara çöpleri sürekli atmaya devam ediyor; az sayıda belediye temizlik çalışanı sürekli bu atılan çöpleri topluyor. Birileri sürekli kirletiyor hoşgörü var sorumluluk yok amaan kim temizlerse temizlesin ben kurtulayım da çöpten diye kaldırıp attığımda sokağın, caddenin orta yerine beni görenler hoş göreceğine dur bir dakika bu çöpten sen sorumlusun; ortak alanlarımızı kirletmeye hiçbirimizin hakkı yok dese gerçeği ortaya koysa mı iyi olur yoksa hoş görse görmezden gelse mi iyi olur. Bence hoşgörü hataların, noksanların farkına varılmasını engeller.

Cevap: toplumsal barışın temel taşıdır. olmazsa olmazıdır. insanlığın ilk gereksinimidir.

Cevap: hoşgörülü olmak, iyi yada kötü olarak niteleyebileceğimiz bir olgunun varlığını objektif olarak kabul etmek, üzerinde düşünmek fakat yargılayıcı olmamak demektir. Özünde saygı ve genele dönük bir sevgi vardır. Bu duygular aynı zaman da kendimize yöneltmiş olduğumuz duygulardır. Hoşgörülü olmak her türlü davranış yada düşünceyi olduğu gibi almak ve tepkisiz olmak değildir. Zararlı olan hoşgörü değil, edilgenliktir. Bu anlamda bana göre hoşgörüden kimseye zarar gelmez.

Cevap: bir kıza hoşgörülü olunca onu kaybediyorsun. çok iyisin sen diyor ve terk ediyor. Sıradan bir arkadaşına hoşgörülü davrandığında salak oluyorsun. tabi karşındaki en az senin kadar iyi değilse ve bence hoşgörülü davranacaksa insan karşısındakinden bir çıkarı olmamalı.

Cevap: "Hoş" "görmek". Eğer bunu kalıcı bir alışkanlık haline getirirsek... yaşamımız çok hoş olurdu her şeyi hoş görerek.

Cevap: hoş görülü olmak! Bence her insana hoş görülü olunca ters tepki de verebiliyor.

Cevap: Hoşgörü kişiden kişiye değişebilen bir kavram (kime, ne kadar, nasıl ve ne zaman gösterilecek vb) Bence yerinde, dozunda ve hak edene gösterildiğinde, bulunulan ortamı acayip ısıtan ve karşılıklı kişileri mutlu eden bir davranış türü. Ancak bu davranış kişiye yapışıp kaldığında birçok kereler suiistimal söz konusu olabiliyor. Hani "yaptığın iyilikler kısa sürede görev haline gelir" atasözünde olduğu gibi. Ama ben yine de hoşgörünün olumlu taraflarının olumsuza göre biraz daha fazla olduğuna inanıyorum.

Cevap: hoşgörülü olunca sinirlenmezsiniz... kendinizi rahat hissedersiniz... en son şunu söyleyebilirim "yaratılanı hoş gör yaratandan ötürü"

Cevap: Tabi ki faydası vardır. Olaylara yaklaşımımızda hoşgörü ve sabrı ne kadar çok gösterirsek istediğimiz sonuca ulaşmamız o oranda kolay olur. Bunun bütün insan ilişkilerinde geçerli olduğunu düşünüyorum. Ama uygulamaya gelince bunu başaramıyoruz. Eşimize ve çocuklarımıza o sabrı ve hoşgörüyü gösteremiyoruz.

Cevap: hoşgörülü olmak öncelikle bize sonrasında ise etrafımızdaki insanlara duyduğumuz saygıdır. Sevgi de onu kız kardeşi veya erkek kardeşi durumundadır. saygı her zaman sevgiyi ve hoşgörüyü getirir benim fikrimce.

Cevap: Bence; hoşgörü iyi insanların silahıdır, ya da intikamıdır. Hoşgörü sayesinde karşındaki kişi hatasını veya yanlışlarını kendi kendine anlamasını ve düşünmesini sağlar. Bu eylem de diğer insanların beni, benim onları kabul ettiğim gibi olan "olduğu gibi kabul etme" tarzında gerçekleşir. Aşırı geleneksel tarzda yetişip davranan insanlar hoşgörülü davranış gördüğünde karşıdakini daha aptal gibi algılar. Bu da hoşgörünün bence küçük önemsiz zararıdır.

Cevap: Merhaba,ben her sabah şükrederim aldığım nefesle başlayarak, ardından hoşgörülüyüm diye şükrederim. Hoşgörülü olmak bana göre kişinin önce kendisini, sonra varolan her şeyi tam olduğu gibi kabul etmesidir. Bu kabulle kişi, önce eleştirilerini (buna çoğu kez gözlem diyoruz), sonra ayıplamalarını (bu da yargılamanın kıvırtması bana göre), sonra yargılarını bırakıyor. Bu şekilde bakıldığında da kar zarar diye ayırt etmek aklınıza bile gelmiyor.

Cevap: hoşgörülü olmak bireyi negatif yüklemelerden ve vicdan azabından korur dolayısı ile sıkıntı yerine huzur verir

Cevap: Bizi mutsuz edecek konular dahi bize zarar veremez. Bizler hoşgörülü oldukça, hatayı yapan kişilerin yaptıkları hataları alışkanlık haline getirip, nasıl olsa bana hoşgörülü davranıyorlar, ben yine aynı hataları yapabilirim diye hatalarını alışkanlık haline getirir ve topluma kötü örnek olurlar

Cevap: 1)Olayların pozitif yönlerini daha kolay görebiliriz ve daha huzurlu bir yaşam sürebiliriz 2) Gereksiz ve aceleci tepkilerle sevdiğimiz insanları kaybetme tehlikesine düşmeyiz

Cevap: hoşgörülü olmanın en büyük faydası; bizimle her anlamda zıt dahi olsalar, sevmeyeceğimizi ya da anlaşamayacağımızı düşündüğümüz insanlara bize kendilerini açıkça tanıtabilme fırsatı vermektir.Yani ayrı kutuplarda olduğumuzu düşündüğümüz insanlardan bile bir şeyler öğrenebilmektir bu da insanin kendi gözündeki değerini ve potansiyelini yüceltir doğal olarak özgüvenini de. Zararına gelince; hoşgörülü olmak adına kendinden çok fazla taviz veren insanlar da basta sinir sistemi olmakla birlikte duygusal dünyasına da sürekli uğraşması gereken gereksiz malzemeler verir.

Cevap: Otuz altı yaşımdayım ve bu yaşa değin faydalı olabileceği tarafındaydım. Ama anladım ki bu yanınızı keşfeden insanlar zamanla sizi istismar etmeye kalkıyor. En yakınlarınız bile! Fakat bu analizi yapmama rağmen değişebildim mi, hayır.

Cevap: hoş görü gösteriniz ki sizinde ihtiyacınız olduğunda size de gösterilsin.

Cevap: Biz de okulumuzda bu konuyu işliyoruz. Bence hoşgörülü olmak kişiye huzur ve mutluluk verir. Diğer insanların yanlışlarına hoşgörü ile yaklaşmak kendimizi daha anlamlı kılar. Ama hoşgörümüzü kaba davranışlarla karşılaştığımızda ise karşımızdaki kişiden uzaklaşmamız gerektiği fikrini verir. İyi insan hoşgörüye cevap verir.Anlaşıldığı için. Ama içinde çok öfke barındıran insanı ise daha kısa sürede tanıma imkanı sağlar. Hoşgörülü olmak kişiye saygı kazandırır ve hoşgörülü olabilmek sanıldığı kadar kolay değildir. İnsanları yargılamamak, bazı hatalarını af etmek, sabırlı olmak ve en önemlisi de insanları sevgi gerekir. Bütün bunları yapabiliyorsak zaten insanlar sana saygı gösterir.

Cevap: Ne zaman sabrımın sınırları zorlansa aklıma "İçi dolu başak boyun eğermiş" özdeyişi gelir ve hoşgörü sayesinde iletişimi açık tutmaya çalışırım. Yanlış kararlar tecrübeyi, tecrübe de doğru kararları getirir. Hoşgörü bu sürecin olmazsa olmaz parametresidir.

Cevap: Kuşkusuz. Hoşgörü toplumları birbirine bağlayan duygusal bağlayan en önemli unsurlardandır. Hoşgörüyü sadece toplumsal da görmek aslında yetersizdir. çünkü hoşgörü toplumların ana karakterini olusturabılıyorken herhangi bir bireyin kişiliğinin temel taslarını olusturabılır . Hoşgörü kavramının hiçbir şekilde olumsuz bir tarafı yoktur. Kişiyi toplum içerisinde sevilen sayılan biri yaparken diğer bir yandan toplumları da kültür ve medeniyetlerini geliştirmede büyük rol oynayabilir. Nitekim kendi tarihimize baktığımızda koskoca bir imparatorluk . 623 yıl gibi büyük bir süre nasıl ayakta kaldı da varlığını sürdürdü sanılır işte kurulusundan beri hep bir istimlet politikası vardı. bu politika onun sade 623 sen değil su an dahi gönlümüzde taht kuran ender olgulardan biri haline gelmiş. bunu izlediği hoşgörü politikasından soyut bir şekilde düşünemeyiz. çünkü temel tası buydu. bunun yanı sıra bizi ayakta tutan bazı unsurlar varsa bunlardan biri de kuskusuz hoşgörü kavramıdır.

Cevap: işlerimizin yolunda gitmesi için genelde işe yarıyor örneğin devlet dairelerinde. fazla hoşgörünün bu aralar pek işe yaradığını söyleyemem bizim başkalarına hoşgörülü davranmamız onlarında bize öyle davranmasını pek sağlamıyor

Cevap: Hoşgörü temelde, bizden farklı olanları kabullenmeyi, farklılıklardan doğan zenginliği fark etmemizi sağlar. Hoşgörü farklı açılardan hayata bakmamıza, yanlış algılamalarımızı da düzeltmemize neden olur. Tahammüllü olmak insan egosunun terbiyesine yardımcı olur, Empati yapmamızı, monologdan kurtulup, diyaloga doğru yol almamıza neden olur. Diyalogun kurulduğu iletişimlerde ise sorunlar daha kolay hallolur. Bunu daha da genele yayarsak, hoşgörünün hakim olduğu toplumlarda UZLAŞMA kaçınılmazdır. Uzlaşılan her konuda da ortak hedeflere daha çabuk ulaşılır. Toplumda refah, huzur, güven, sevgi ortamı daha kolay oluşur. Böyle bir yaşam ise, biz bireylere hayattan daha fazla lezzet, mutluluk getirir. Birbirinden farklı toplumların, birbirlerine hoşgörü ile yaklaşması daha iyi yaşanılabilir bir DÜNYA yaratır. Hoşgörünün bu kadar geniş faydaları yanında zararları var mıdır? Bu insanın / toplumların kendi donanımları ile, hayattan ne istediği ile alakalıdır. Hoşgörü temeline dayalı davranışlar doğru algılanmaz, hoşgörü sadece kamufle olarak kullanılırsa gerek iç huzurumuz gerekse çevremiz ile uyumda kaos yasarız..

Cevap: Hoşgörü kimi zaman bize insan kazandırır kimi zamanda insan kaybettirir. Hoşgörünüzü kötüye kullananlar olursa onu hayatınızdan çıkarmanın yollarını arar bulur ve çıkarırsınız ama hoşgörünüzün karşılığında sevgi saygı görürseniz o insanı ebediyen yüreğinizin baş köşesine koyarsınız. Kısaca ben böyleyim, başkalarını bilemem.

Cevap: tabi ki faydası var herkes hoşgörülü olsaydı hayat insanlar için daha güzel olurdu.anlayışlı ve hoşgörülü bir toplum.

Cevap: başkasına faydalı olmanın yanında ilk önce kendimize yararı vardır. çünkü hoşgörülü olmak insanın kendisine olan saygısını ve olaylara bakışını yansıtır. her insan hoşgörülü olamaz. kişinin kendisini yetiştirmesi ve kendisiyle barışık olması gerekir. insanın özünde varsa eğer hoşgörülüğün yanında diğer temel insan özellikleri de bulunur. zararlı olduğu durumları da yoktur.

Cevap: Faydası: Hoşgörülü olmak insana pozitif enerji yükler. Olumsuz iletişimi engeller. Zararı: İyi niyetin suiistimal edilmesine neden olur. Kişinin ciddiye alınmasına engel olur.

Cevap: güçlü biriysek hiçbir zararı yok ama hayatımızın sorumluluğunu yaptıklarımızın sorumluluğunu almıyorsak şu sözleri çok duyarız ben hep iyi niyetimden kaybediyorum bu devirde bencil olacaksın halbuki en kötü diye nitelendirdiğimiz insanın da hoşgörüyle yaklaştığımızda onun ne kadar iyi biri olduğunu anlarız hoşgörülü davranırsak ayna gibidir insanlar bize de hoşgörülü davranırlar ve böyle bir dünyada yaşamak mutluluk verir biz gücümüzü yitirmeyelim hoşgörülü davranalım kimseyi suçlamayalım zaten suç diye bir şey yok her şeyin sebebi var

Cevap: eğitim düzeyi düşük toplumlarda hoşgörü enayilikle eşdeğerdir. ama bence hoşgörü merkeze insanı alan bir yaşam şekli olup, her yanlıştan doğrular üretme sanatıdır.

Cevap: hoşgörü güzel bir şey ama her şeyin fazlası zarar hoşgörü olmazsa hayat çekilmez olur

Cevap: insanı olgunlaştırır. karşımızdaki insanla iletişimi kolaylaştırır. yaşam kalitemizi arttırır

Cevap: hoşgörülü olmak insanın karşısındaki kişiyi anlamasını saygı duymasını sağlar (zararlı olduğu durum ise davranış sınırlarını aştığı durumdur

Cevap: bence hoşgörünün faydaları anlatmakla bitmez. en önemlisi önyargısız bir şekilde karşıdakini iyi anlamamızı sağlar. mutlu olmamızı ve sevgi tohumları ekmemizi sağlar. Tabi ki her şeye de hoş görülü olamayız. kötü olan bir eyleme tepkimizi belirtmeliyiz.

Cevap: Hoşgörülü olmak işleri kolaylaştırır huzurlu olmamızı sağlar sevmemize ve sevilmemize yardımcı olur

Cevap: hoş görünün en önemli faydası yaşamı kolaylaştırır her kapıyı açan çilingir gibi ama sınırlı hoşgörü dengelemek lazım yoksa zararlı olduğu durumlar ortaya çıkıyor davranışlar yanlış anlaşılabiliyor ve suiistimal edebiliyor bu yüzden hoşgörünün sınırlarını ve kişilerini bilmek gerekir

Cevap: iyiliğe iyilikle kötülüğe de yine iyilikle karşılık vermektir hoşgörülük. kişi ölçüyü kontrol edebildiği sürece sorun çıkmaz. Ama hayatta zaman olduğu sürece yaşam hep bir ölçüye tabii kalacaktır.

Cevap: evet toplumumuzda hoşgörülü olmak önemli rol oynar çünkü hoşgörü toplumda bir yandan da karşı tarafa verilen önemi dile getiren bir kavramdır ve hoşgörü önemlidir. Ama hoşgörü bazen tersine dönüp karşı tarafın bize karşı düşüncelerini değiştirebilip, iş farklı noktalara taşınır ve ortaya günümüzde sert bir tabir olarak kullanılan 'insan kullanma' eylemi devreye girer.
Devamını Oku »

16 Aralık 2011 Cuma

Eski Kalıpların Atılması

Bir sorunun sürekli olarak ortadan kaldırılması için öncelikle zihinsel nedenini çözmemiz konusunda çalışmaya başlamalıyız. Ama genellikle nedenin ne olduğunu bilmediğimiz için çalışmaya nereden başlayacağımızı da kestiremeyiz.Dolayısıyla, eğer, "Bu ağrıya neyin neden olduğunu
bir bilebilseydim," diyorsanız elinizdeki bu kitapçığın aradığınız nedeni bulmanıza, hem zihinsel, hem de bedensel sağlığı sağlayacak yeni düşünce kalıplarını oluşturmanıza yardımcı olmasını umuyorum.

Yaşamımızdaki her durumun bir GEREKSİNME SONUCU var olduğunu öğrendim. Aksi halde bunlara gerek duymazdık. Bu da dış etkilerden kaynaklanmaktadır. Oysa zihinsel nedenleri çözümlemek için iç dünyamıza dönmeliyiz.Zaten bu yüzden İrade ve Disiplin işe yaramamaktadır.

Bu iki unsur yalnızca dışsal etkilerle savaşırken işe yarar. Bu, kökü çıkarmak yerine salt yabani otları temizlemeye benzer. Bundan ötürü de Yeni Düşünce Kalıbı Olumlu İfadeleri'ne başlamadan önce sigara içme, başağ-rısı çekme, aşırı kilo ya da başka bir kötü veya sizi rahatsız eden herhangi bir alışkanlıktan kurtulmak için gerekli olan GEREKSİNMEYİ ÖZGÜR BIRAKMAYA İSTEKLİ OLMA konusu üstünde çalışın. Bu söz konusu gereksinme sona erdiğinde dışsal etkinin de yok olması gerekmektedir.Kökü olmayan bir bitki asla yaşayamaz.

Bedende hastalıklara neden olan en yaygın zihinsel düşünce kalıpları ELEŞTİRİ, ÖFKE, KIRGINLIK ve SUÇLULUK'tur. Örneğin, eleştiri uzun vadede eklem iltihabı (arterit) gibi hastalıklara neden olur. Öfke mide kaynamasına,yanmasına neden olarak bedeni zehirler. Kırgınlık uzun
vadede kişiyi kemirerek tümörlerin ve kanserli hücrelerin oluşmasına neden olur. Suçluluk duygusu her zaman beraberinde cezalandırma kavramını getirdiğinden büyük acılara neden olur. Sağlıklı bir bedene ve zihne sahip olmak için bu olumsuz düşünce kalıplarından bir an önce
kurtulmamız gerekmektedir. Aksi halde tüm yaşamımızı ameliyat tehditleri ve panik içinde geçirmemiz kaçınılmaz olur.

Bundan sonraki bölümlerde verilen zihinsel eşitliklerin listesi çok uzun yıllar süren çalışmalardan, verdiğim konferanslardan ve atölye çalışmalarından oluşturuldu. Ayrıca bunlar hastalığınızın arkasında yatan olası zihinsel kalıpları ortadan kaldırmak için de zaman yitirmeden bakabileceğiniz referanslar niteliğindedir. Düşünce Gücüyle Tedavi 2'yle size yardımcı olacak bu basit yöntemleri sevgiyle paylaşmak istiyorum.
Devamını Oku »

Psikanaliz ve Raja Yoga


Beni bu çalışmaya yönelten en büyük etken “ KENDİNİ BİL “ sözcüğünün uyarısı oldu. Bu sözcük ki, binlerce yıldan beri özlü ve anlamlı içeriğini korumaktadır. Antik Yunanistan’daki DELF tapınağının kapısına yazılmış bir uyarı. Anlayabildiğim kadarıyla bizler için, açık seçik ve yalın bir uyarı ve hala geçerli. Kendimizi bilelim, fakat nasıl? Kendimiz hakkında bilgilerimiz çok sınırlı. Hele ruhsal yönümüzün bilinip kavranması ise daha da zor. 

İnsanın ruhsal yönünün ele alınması Batı dünyasında yüz yılı pek fazla aşmadığını görmekteyiz, Törelerin, inançların ve dinsel otoritenin etrafına koza ördüğü insanın iç dünyası bu yüzden pek incelenememiştir. İnsanın bu yönde Batı dünyasında ilk neşteri atanın Freud olduğunu biliyoruz. O, insan bilincini, davranış nedenlerini ele aldığında yer yerinden oynamıştı. Hele libido savı, Oidipus ve Elektra kompleksleri o dönemin insanını şaşkına çevirirken, birçok bağnaz otorite kurumlarının da şimşeklerini üzerine çekmişti. O güne kadar bu konulara hiç kimse bu denli açıkça parmak basmadığı için, uzun yıllar onun bu ileri sürdüğü düşünceler, pek fazla irdelenmeden belli bir bilimsel çevrede kabul görmüştür. Doğal olarak tez’e karşı antitez oluşturulmazsa , ne yazık ki tezde büyük çelişkiler olsa bile, doğru gibi kabul görür. Doğal olarak bu bilimsellikten uzak bir görüş biçimidir. Bu nedenle, şlk çatlaklar, Adler ve Jung’da ortaya çıkar. Adler bireysel psikoloji olarak, istenç gücünü, Jung ise bu iki görüşü de çelişkili bularak, analitik psikoloji diye bilinen kendi teori ve pratiğini geliştirdi. Erich From ve Wilhelm Reich da freud’u temel olarak daha değişik kuramlar geliştirdiler. Her şeye karşın bu gün bile adı en çok anılan Freud, psikanalizin isim ve anlam babasıdır. Onun Libido, Oidipus ve Elektra tezleri, yeni yaklaşımlarla yara almadına karşın, yine de tabu olan cinselliği ve onun insan yaşamında ne denli yer tuttuğunu dile getirmesi, bir devrim niteliğindedir. Cinsellik, bilinç ve davranış biçimlerinin incelenmesi, insanı çözümlemede önemli yer tutmaktadır. Fakat yine de insanı tanıma yönünün çok küçük bir bölümüdür. En büyük gizem, bilinçaltıdır. Ancak bilinçaltının derinlikleri uzay kadaruçsuz bucaksız ve bilinmeyenlerle doludur. Bu konuda Batılı ruhbilim uzmanlarının hala elyordamıyla ilerlemelerindeki ana neden, alışılagelmiş, kalıplaşmış, mantık ve akıl çemberini kıramamalarından doğmaktadır. Çünkü sınırlı bir akılla , sınırsızlık kavranamaz. Bu yaklaşım, Mısır bilgelik Tanrısı HERMES’in dir ( M.Ö. 2600 ). Mantık çemberini kırmak ve aklı aşmak bilinçaltının yollarını açabilir. Uzakdoğu ise binlerce yıldır evreni, yaşamı, bilinci, bilinçaltını ve cinselliği kavramak için bir çok YOGA metodu geliştirmiştir. Bu bilgiler yıllar boyu uzun yollar aşarak bir çok uygarlığı etkilemiştir. Bu etkileşimlerin derin izleri felsefi olarak Schopenhauer ve Nietzsche’de , Psikolojik olarak da Jung ve Erich From’da görülür. Jung 1930 yılında Çin felsefe araştırıcısı Richard Wilhem ile birlikte yazdığı “ Altın Çiçeğin Sırrı “ ( Çin yogası ) . adlı kitapta, Yin-Yang ( Karşıtların Bir’liği ) düşüncesinin derinlemesine incelenmesidir. Konuya açıklık getireceği için Jung'’n "“Bilinç ve Bilinçaltının İşlevi "“ile, bir Jung araştırmacısı olan Frieda Fordham’ın “ Jung Psikolojisinin Ana Hatları “ adlı yapıttan birkaç alıntı düşüncelerimize ışık tutacaktır. “ Tüm bilgilerin dış dünyasının basit çözümlerle elde edilmesine yönlendirilmiştir. Fakat bu gün kesinlikle biliyoruz ki, bilinçaltının yoğun bir içeriği vardır ve bu içerik bilinc’e çıkarılabilse, engin bir bilgi artışı elde edilir.
 “ Bilinçaltı kişileşebilseydi, erkekle kadın, yaşlı ile genç, doğumla ölüm sınırlarında yaşayan bütünsel bir canlının çizgilerini taşırdı, hemen hemen ölümsüzlüğe yakın bir biçimde, bir-iki milyon yıllık insan deneyimleriyle dopdolu olurdu. “  

Bilinçaltı devirden devire kalıt yoluyla geçen işlevsel düzen olduğundan her zaman var oldu. Bilinç, bilinçaltı ruhun gecikmiş bir filizidir.”

“ Öz, bütünlüğün merkezidir. Çünkü erkek ve kadındaki, bilinç ve bilinçdışındaki, iyi ve kötüdeki, erkek ne dişideki tüm zıtlaşan öğeleri birleştiren ve bu şekilde onların biçimini değiştiren bir işlevdir. Ona ulaşmak için kişinin doğasındaki akılcı olmayan , karmaşık olduğu kadar aşağılık olan yönlerin de kabul edilmesi gerekir. Bu aşamaya büyük çaba harcamaksızın olgun bir insan tarafından ulaşılamaz. Batılı kafa, Doğu’lunun tersine, paradoksları kolaylıkla hoş görmediğinden, bu süreç acı çekmeyi gerektirir. Hindu için en yüceden en basite kadar her şey “ ÖZ “ de dir. “


Bütün Uzakdoğu düşüncelerinin etkisine karşın Frieda Fordham şöyle diyor. “ Doğu düşüncesiyle olan teması Jung’a biliniçdışının bir çok gizli yönlerini aydınlatmış ve onun “ Öz “ kavramı Altın çiçeğin Sırrı adlı kitabında fomüle edilmesine yol açmıştır. Ancak Jung bize herhangi bir biçimde Doğuyu taklit etmememizi önermektedir. Bu şekilde davranmak her gün gece elbisesi ile dolaşmak gibi gülünç olur der." Bu yaklaşım aynı zamanda biz Batıyı taklit edenler için de geçerli bir uyarıdır. Jung her şeye karşın şu düşünceleri de öne sürmekten kendini alamaz. “ Bütün olmuş bir insan, bir bireydir, fakat bireysel değildir. Bireysel olmak, sık sık başkalarına rağmen farklı davranışlar getiren veya egoist biçimde davrananlar için kullanılan “ ego merkezli “ olmak demektir. Bireyleşmeyi sağlamış kişi ise kendi özgün kişiliğinin farkında olmasıyla ve bilinçdışı kabullenişiyle, tüm canlılarla, hatta inorganik madde ve evrenle olan kardeşliğini gerçekleştirmiştir.” Uzakdoğu düşüncesinin etkisini Erich Fromm’da da görebiliriz ve Zen-Budizm adlı yapıtının ön sözünde “ Zen Budızm ile ilgili edebiyatla tanışıklığım vardı. Gene de toplantının üzerime yaptığı uyarıcı etki ve konu üzerinde sonradan da düşünmemi sürdürmüş olmam görüşlerimde değişmelere ve önemli gelişmelere yol açtı. Bu sözlerimle yalnızca Zen konusundaki anlayış değişimi değil, ama aynı zamanda bilinçdışını oluşturan şeylerin neler olduğu, bilinçdışının bilince dönüştürülmesi ve psikanalizle ilgili görüşlerimde olan değişimi de anlatmak istiyorum. ( 1957 ) derken bu etkileşimin ne denli güçlü ve köklü olduğunu açıkça vurgulamış oluyor. Freud’da bu etkileşimi göremiyoruz. “ Onun, insanı anlama ve yargı eteneği arasında ikiye bölünmüş olarak görülür. Yine ona göre insanları kardeşçe sevmekse gerçeğe uymayan, olmayacak bir istektir. Gizemci yanı ise çocukluk dönemi özseverliğine ( narsizm ) gerileme isteği olarak değerlendirilir. “ Erich Fromm’un da katılmadığı bu yaklaşım, Freud’a özgü, fazla derine inmeden ileri sürülmüş bir görüştür. Nitekim bu sorumsuz görüşleri , etrafındaki çalışma arkadaşlarını ondan uzaklaştırmıştır. Bu nedenlerle görülüyor ki, zamanın akışı içinde Freud’un bazı yaklaşımları sarsıntı geçiriyor. Epistomolog ( bilgi kuramcısı ) Karl Poper “ Yanlışlığı kanıtlanmayan bir önermenin doğru kabul edilmesi tehlikesi vardır” uyarısında bulunarak, Freud’culuk ve Psikanaliz bilim değil demektedir. Çünkü bir disiplinin bilimsel sayılabilmesi içim “ reddedilebilir “ fakat “ reddedilmemiş olması gerekir. Bu durum, fazla irdelenmeden, ileri sürülen savların kaçınılmaz acı sonu da gözler önüne sermekle bizlere uyarı niteliğindedir. Aynı zamanda son yüzyılda Batıdan gelen her şeyin doğru, iyi ve rasyonel olur düşüncesine kapılan bizlere bir derstir. Buna en çarpıcı örnek de “ Budistler ruh halinin şartlı ilişkilerinin incelenmesi için 404 948 533 248 soru saptanmıştır. Bu değer Batıda on soru ve beş seçenekle mutluluk derecesini saptamak veya sekiz sözcüğe verdiği cevaptan hastanın bunalım kaynağını bulmakla karşılaştırılırsa, işin ciddiyeti derecesi ortaya çıkar. Bu gerçekleri tartışmaya açık bırakarak, Uzakdoğu Psikanalizi olan Raja Yoga ile tanışmadan önce yoga felsefesi ve tarihine kısaca gözatmak konuya açıklık getirecektir. Yoga, Hindistan’da gelişmiş çok eski bir uygulamadır. Ana amacı, bireyin insan olarak kendisinde olan gücü ve ruhsal bilincini kavramasıdır. Sözcük anlamı Sanskritçe “ Boyunduruk “ anlamındadır. Genel felsefesi de evrendeki canlı, cansız her şeyin birbirine bağımlı olmasıdır. Yoganın kökenleri M.Ö.3000 yıllarına kadar dayanır. Bulgular arasında yazısı okunamayan yoga figürleri görülmüştür. Yoganın mitolojik koruyucusu ŞİVA olduğu görülmektedir. Yogada ilk olarak VEDA’lar söz etmektedir. Katha Upanişat’da “ Beş duyunun ve kafanın işlevleri durdurulunca, mantık susar ve sonra üsyün yol başlar. “ ifadesi yoganın neler başarabileceği belirtilmektedir. Bir çok yoga türü vardır. Bunlardan en önemlileri şunlardır.

İnana Yoga : Bilgi ve bilgelik
Karma Yoga : Eylem
Bhakti Yoga : Sevgi ve bağlılık
Hatha Yoga : Fiziksel eksersiz
Raja Yoga : Zihin ve isteme yetisinin kontrol edilmesiyle ilgili.

Batıda yoga daha çok psikoterapik bir tarzda uygulanır. Bilimsel yönüyle yoga ise çok daha ilginçtir. Atomların içinde taneciklerin katı olmadığı ve elektromanyetik hareket dalgalarından oluştuğu ileri sürülmektedir. Madde bir enerji türüdür. Samkhya felsefesinin temeli, maddenin ne yaratılabileceği ne de ortadan kaldırılabileceği düşüncesine dayanır. Organik ve inorganik şekiller ana unsurların sürekli değişmeleriyle ortaya çıkar. Bunların yanında yoganın fizyolojik olgularda nabız , kan basıncı, iç organların salgı bezleri çalışmalarının kontrolünü ele alma ele alma gücü olduğu kanıtlanmaktadır. Konumuz olan Raja Yoga’ya dönersek 1905 yılında İngiltere’de Yoga Ramacharaka!nın, Raja Yoga’nın esaslarını açıklayan ve on iki bölümde yapılan konferansların kitaplaşmış metinlerinde özetlenmiştir. Raja Yoga özetle insanın “ gerçek varlığını “ tanıması ve onu beden ve zihnin bütün bölgelerinde egemen kılmayı temel alır. Raja Yoga aynı zamana içimizde “ Tanrısal “ gücü tanımamızı , onun içindeki ve dışındaki dünyaya efendilik etmesini sağlar. En önemlisi bireyin dış dünyaya saldırmadan önce içindeki dünyaya egemen olmanın önemini vurgular. Önce bireyin kendi öz varlığını “ BEN “ ini tanımasını ister. “BEN” in kavranması sonucu birey bedenini ve zihnini beceri ile kullanmasını başarır. İşte bu nedenle Raja Yoga insanı tanrısal sevgi, tanrısal güç, Tanrısal bilgelikle dolu ve “ Tanrısal alevin bir kıvılcımı olarak görür. “ Bu görüşler yüzlerce yıl sonra, çoğumuzun çok iyi tanıdığı “ Tasavvuf Felsefesinin “ temelini oluşturacaktır. O nedenle bizlere bu pek yabancı gelmemekte ve özü ( Atman’ı ) kavramamız kolaylaşmaktadır. Ortadoğu ve Batının insanı ele alış yönü trajik bir olgudur. Tanrının buyruklarına karşı gelmiş, Adem ve Havva cennetten kovularak yaşamı zorluklarla dolu bir dünyaya atılmışlardır. Her ikisi de, öncelikle Havva, suçlu ve günahkardır. Bütün onlardan üreyen insanoğulları aynı günahın mirasçılarıdır. Bu suçluluk ve günah işlemişlik duygusunun , beyinlere 3000 yıldır kazınmış olduğunu görüyoruz. Halbuki Uzakdoğu, insanı yüceltir ve özünde Tanrısal bir özdeşlik bulur. Kul olan burada efendidir. Bir moral güçtür. Batı dünyasında, Uzakdoğu felsefelerine artan ilginin kaynağı insana verilen bu değer olduğu kadar, son bilimsel bulguların bu felsefeyi doğrulayan bir çok noktanın bulunmasındandır. Daha önce belirttiğimiz gibi on iki bölümde açıklanan Raja Yoga aşamalarının başlıklarını ele alalım. Ben Benliğin zihinsel araçları Varlığın geliştirilmesi Zihnin denetimi Dikkatin araştırılması Algının genişletilmesi Bilincin gelişmesi Zihnin alt ve üst bölgeleri Zihnin düzeyleri Bilinçaltının kullanılması Bilinçaltı ile karakterin inşası Bilinçaltı etkiler Ben’in ve bilincin gelişmesi bölümleri konuya yeterli açıklama getireceği düşüncesiyle diğer aşamaları, merak edenlerin araştırmalarına bırakıyorum. Yogi ustaları ilk aşamanın ana düşüncelerini şöyle açıklar. “ Evrenin en üstün zekası MUTLAK , insan dediğimiz ve bu gezegenin en üstün varlığında kendini gösterir. MUTLAK, evrende uzak değildir, güneşler ve gezegenlerde sonsuz sayıda hayat biçimlerinde de kendini gösterir. Bu hayat biçimlerinin çoğu bu gezegendeki bizler tarafından bilinmemektedir. Ve ortalama bir insan aklı ile kavranamaz. İnsan, dışındaki evreni çözmeden önce , içindeki evrene, kendi egemenlik alanına hükmetmelidir. Bunu başardıktan sonra bilgi sofrasında kırıntılar dilenen bir köleden çok, sırlarını isteyen bir efendi olarak, dışındaki alemin bilgilerini kazanmak için ilerlemelidir. Her kes için gerekli bilgi kendisine ait bilgilerdir. Mutlak’ın bu gezegende en üstün görünümü insan, olağan üstü biçimde düzenlenmiş bir varlıktır. Bunu ortalama bir kimse bile gerçek doğanın bir parçası olarak anlar. İnsan fiziksel,ruhsal ve zihinsel oluşumu içinde en üstün ve en düşük düzeydeki hayatı içinde bulur. İnsanda bulunan yeteneklere ek henüz gizli halde duran daha yüksek yetenekler bulunur. Bu gizli yetenekler, gelişmenin belirli aşamasından sonra ortaya çıkabilir. Bundan başka insanda irade vardır. Benliğin bu kudretinin MUTLAK’tan doğma hakkı oluşu, yogi felsefesini bilmeyenler tarafından güç anlaşılır. Fakat, bu zihinsel ve fiziksel şeyler insanın kendisi değildir. İnsan, kendisine ait olan, bu alet ve cihazları kontrole, yönetmeye ve onlara efendilik etmeye muktedir olmadan önce kendisinin ne olduğu gerçeğini anlamaya başlamak zorundadır. BEN ile Ben olmayanı ayırt edebilmelidir. Yogi ustaları MUTLAK insan özdeşliğinin yanlış anlaşılmaması için şu uyarıyı yapar. Temel fikir “ Her şeyin birliğidir. “ Bu büyük gerçeğin bilinçte uyandırılmasını ve anlaşılması ana amaçtır. Fakat şunu adayın zihnine iyice yerleştirelim ki, ona MUTLAK olduğunu öğretmiyoruz. “ BEN TANRIYIM “ inancı telkin etmiyoruz. Gerçek bir varlıksınız Tanrının kendi değilsiniz. Fakat MUTLAK’ın mirasçısınız. “ İNSANIN GERÇEK VARLIĞI KUTSAL ATEŞTEN GÖNDERİLMİŞ TANRISAL KIVILCIMDIR. “ O tanrısal ana ve babanın çocuğudur. Ölümsüzdür. Yıkılmazdır ve yenilmezdir. Fakat içinde gizli ve potansiyel niteliklerden bazen habersizdir ve kendisini bilmez. Onda gerçek tabiatın bilgisi geliştiğinde ve uyandığında , niteliğini ve MUTLA’ın kendine ne verdiğini anlar. Gerçek kişiliği uyanmaya başladığında, ona ek durumdaki şeyleri, yarı uyanık halde iken kendisinin varlığı diye kabul ettiği şeyleri bir tarafa bırakır. Bundan kurtulduktan sonra en sonunda BEN OLMIYANLARI tamamen terk eder, onların tutsaklığından kurtulur. Sonra terk ettiği ilavelere döner ve ONLARI KULLANIR. GERÇEK KİŞİLİK NEDİR Hayvanlar BEN hissine sahip değildir. Dış dünyanın, isteklerin, hayvansal arzu ve hislerinin bilincine varmışlardır. Fakat bu bilinçleri, kendilerini bilme aşamasına erişmemiştir. Kendilerini ayrı bir varlık gibi düşünemezler ve düşüncelerini yansıtamazlar. Tanrısal kıvılcımın, benliğin, gerçek kişiliğin bilincine varmamışlardır. Tanrısal kıvılcım ilkel hayat biçimlerinde hatta insan hayatının ilkel şekillerinde dahi, varlığın özünde vardır. “ Fakat ışığını kapatan bir çok kılıfla gizlidir. “ Vahşinin zihninde uyur ve vahşi uyandığında ışığını dışarı vermeye başlar. Sizde, BEN’in ışıklarının, onu örtenleri delerek çıkması, zorlu çabayı gerektirir. Gerçek kişilik, uykusundan uyandığında, rüyaları kaybolur ve dünyayı olduğu gibi, kendi rüyalarının saptırılmış görüntüleri gibi değil, gerçek içinde görmeye başlar. Vahşi ve Barbarlar BEN bilincine çok az ölçüde varmışlardır. Bilinç yönünden hayvanlardan biraz daha yukarıdadırlar. Onlar BEN’i hemen hemen bedenlerinin istekleri, isteklerinin tatmini, hislerinin memnun edilmesi, kişisel rahatlarının güvenliğe alınması, şehvetlerinin açıklanması ve vahşi kuvvetlerinin bilincidir. Bu durumu yalnız vahşilerde değil, uygar geçinen insanlar arasında da bu aşamada bir çok kişiye rastlıyoruz. Onlar düşünce güçlerini, bedenlerinin isteklerini tatminde kullanırlar. Gerçekte bunlar “ içgüdü “ düzeyinde yaşarlar. Adayımız başlangıçta, yani saf zihinsel düzeyden ruhsal düzeye geçtiğinde BEN’in gerçek kişiliğinin beden ve zihinden üstünlüğünü, her ikisinin de BEN tarafından bir alet ve cihaz gibi kullanıldığını anlar. Bu bilgiye saf mantıkla gelinmez. Bununla beraber zihin böyle gayretleri kavramak ve konuyu anlamakta yardım için gereklidir. Yogi ustaları da bunu kullanır. Ancak gerçek bilgi, bilinçlenmenin özel bir şekli gibi gelir. Aday gerçek BEN’den haberdar olur. Bu bilinçlenmeye ulaştığında aday başlangıç ( mübtedi ) derecesindedir. İkinci derece bilinçlenmeye geçtiğinde ve BÜTÜN ile ilişkisini anlamakta, ilerlemeye başladığında diğer bir deyimle varlığın genişlediğinin belirtilerini görmeye başladığında, “ USTALIK “ yoluna girer. İnsan kendisinden ötedeki bir etkiyi kullanmayı ümit etmeden önce, kendisinin efendisi haline gelmelidir. Gelişme ve kudrete giden özel bir yol yoktur. Her adım sırası gelince atılmalıdır. Her aday kendisi ve kendi gayreti ile yükselmek zorundadır. Fakat ona zor yerlerden geçerken, daha önce bu yolu aşmış bir öğretmen yardım etmelidir. Kendinizi meditasyon haline getiriniz. KENDİNİZİ, gerçek BEN’liğinizin bedenden bağımsız bir varlık gibi, fakat bedeni de bir alet ve bir örtü gibi kullandığınızı, vücudunuzu bir elbise gibi çıkarabileceğinizi düşününüz. Bedeninizi terk ettiğiniz halde aynı BEN olduğunuzu anlayınız. Bunu yaptığınızı tasarlayınız ve bedeninize yukardan bakınız. Vücudunuzu kimliğinize etki etmeksizin terk edebileceğiniz bir kabuk gibi düşününüz. Onu avantajlı şekilde kullanınız, sağlıklı, kuvvetli ve dinç yapınız. Fakat hala yalnızca sizin gerçek varlığınız bir kabuğu veya örtüsü gibi düşününüz. Bedeninizi daima değişken, fakat sizin benliğiniz tarafından bir arada tutulan, iradenizle geliştirebileceğiniz atom ve hücrelerden meydana geldiğini kavrayınız. Vücutta sadece ikamet ettiğinizi, bir evi kullandığınız gibi kendi rahatınız için kullandığınızı anlayınız. Bedeninize ruhun MABEDİ gibi bakınız, itina ediniz ve onu BEN için uygun bir barınak yapınız. “ Kendini Bilme “ düşüncesine yeterli ışık tutan BEN kavramının yanında 7. Bölümde işlenen “ Bilincin Gelişmesi “ ne de kısaca değinmek yaşadığımız bu güne olduğu kadar, gelecek günlere de yerinde bir uyarı olacaktır. BİLİNÇ, daha çok zihin bilimini incelememiz sırasında kullandığımız bir sözcüktür. Anlamı, zihinsel işlemlerin ve hislerin bilgisi yahut bir kimsenin kendi zihninden geçenlerdir. Hayvan, kendi hayvansal hayatını yaşar ve memnundur. Çünkü daha iyisini bilmez. Eğer yeteri kadar yiyeceği, uyumak için bir yeri, bir eşi varsa o mutludur. Bazı insanlar da böyledir. Fakat diğerleri kendilerini zihinsel rahatsızlık dünyasına karışmış bulurlar. Yeni istekler uyanır ve tatmin eksikliği, acı, ızdırap getirir. Uygarlık daha çok, daha karmaşık hale gelmekle ve yeni zevkler kadar yeni ızdıraplar getirmektedir.” İnsan kendisini “ eşyalara “ bağlı “ ve her yeni gün için, yapay istekler yaratır. Onları elde etmek için uğraşmak zorunda kalır. Zekası onu yukarı doğru çıkarmayabilir. Fakat bunun yerine yalnızca hayvanlar için imkansız haldeki bazı hislerini tatmin etmek yeni ve hassas aletler ile yöntemler bulmak gücü verebilir. Bazı insanlar, hislerinin, iştahlarının tatmini bir din haline gelmiştir ve zeka gücü ile büyütülmüş canavarlar haline gelmişlerdir. Bir bölümü de boş, kendini beğenmiş ve kişiliklerinin “ yanlış BEN “ önemi duygusu ile şişirilmiş hale gelmiştir. Başka bir bölümü ise hastalık halinde kendi duygularını ve düşüncelerini inceler ve zamanlarını, mizaçlarını, sebeplerini analiz etmeye harcarlar. Diğer bir gurup zevk ve mutluluk için bütün güçlerini harcarlar. Fakat mutluluk ve zevk için içlerine bakacak yerde, onu dışarıda ararlar ve bezgin, can sıkıcı bir halde bütün bunları kendilerine dert haline getirirler. Bunlardan karamsarlık ruhu içinde bahsetmiyoruz. Fakat yalnızca, bu büyük zihinsel bilincin bile, parlak yüzü olduğu kadar, tersinin de çirkin yönünün de bulunduğunu göstermek için belirtiyoruz. İnsan, bu zihinsel bilincin daha üst düzeylerine ulaşınca sonraki daha üst aşama, onu aydınlatmaya başlar, ona açıklanan hayatın yetersizliğini öncekinden daha keskin bir şekilde hissedebilir. Kendisini, kökünü, kaderini, amacını ve tabiatını anlamaya ve sınırlandırdığı zeka kafesinin çubuklarına tekrar sürtünmeye başlar. Kendi kendine sorar “ Nereden geldim?Nereye gideceğim? Var olmamın nedeni nedir? Bu sorulara dünyanın verdiği cevaptan tatmin olmaz ve ümitsizlik içinde bağırır. Fakat kendi sesinin cevabı, hapsedildiği geçilmez duvarlardan geri gelir. Cevabının kendi içinden geleceğini anlayamaz. Psikoloji, zihinsel bilincin sınırlarına gelince durur ve buradan ötede, zihin keşfedilmemiş bölgeleri bulunduğunu inkar eder. Varlıklarının daha ilerideki köşelerine kadar nüfuz edenlerin verdikleri raporlara güler ve yalnızca “ rüya , fantezi, hayal, vecd tatmin hayalleri, anormal durum “ diye bu bilgileri hasıraltı eder. Batının ve Uzakdoğunun, insanın ruhsal ya da bilinç ve bilinçüstüne bakış tarzını izledik. Freud bilinçdışını, evlerin çatı arasındaki hurdalığa benzetirken, Jung orasını bilgeliğin yeri olarak görür. Çok çelişkili olan bu görüş , Freud’un 28. Ve 19. Yıl düşünce biçiminden etkilenmesi sonucudur. Jung ve Erich Fromm ise araştırmalarında değişik kültürlerin insana ve onun ruhsal yönüne bakışlarından yararlanmasını bilmişlerdir. Günümüzde, madde ve ruhsal araştırmalarımız esnasında, tanımlayamadığımız ya da şaşkına döndüğümüz bir çok olayla karşılaşıyoruz Bu olaylara alışageldiğimiz mantık ve onu besleyen düşüncelerin dışından bakabildiğimiz oranda şaşkınlığımız azalabilir. Bizler geçmişle olan bağlarımızı gereğinden daha fazla sıkı tuttuğumuz için, daha ileriyi kavramakta zorluk çekiyoruz. Halbuki Hintliler genellikle geçmişle ve tarihle pek ilgilenmezler. Çünkü onlar için gelecek daha önemlidir. Amaçları zamanı aşmaktır. Binlerce yıl önce, Madde-Enerji, Antimadde ve zamanın göreceliğinden bahsetmeleri , bunların bir kanıtı olmaktadır. Ayrıca yoga yöntemleriyle, düşüncenin bilinçaltına yönlendirilmesi sonucunda, telepati, durugörü ve maddeyi uzaktan etkileyen bir çok olguyla karşılaşıyoruz. Bunları şarlatanlık, irrasyonel diye ret etmeyelim, çünkü en kolay yol budur. Önemli olan, onu neden ret ettiğimizi düşünebilmemizdir. İşte böyle bir yaklaşım bizi o konuda daha da bilgilendirir, bunun sonucu o konunun hiç de peşinen ret edilmemesi gereğini kavrarız. Sonuç olarak, insanların sevgi ve kardeşlik duygularına verdikleri önemin kaynağı “ ÖZ “ birliğinin bilinçaltı filizleridir. Devraldığımız kültür miraslarının temelinde, insanın yüceliği ve sevginin önemi büyük yer tutar. Bizlere düşen görev, kardeşlik ve sevginin önemini içten kavramak ve kendimizi bilmede gerçekçi çaba harcamaktır. Bu düşünceleri Valery’nin çok düşündürücü yaklaşımı ile noktalıyorum.
“ Evet, beni gönlünüze göre görüyorsunuz, ama gördüğünüz kendinizden başkası değil. “
Valery-Mon Faust
Devamını Oku »

15 Aralık 2011 Perşembe

Zihinsel Eşitlik

Deneyimlerimizi Oluşturan Zihinsel Düşünce Kalıpları Yaşamımızdaki iyi ve kötü (hastalıklar) her şey deneyimlerimizi oluşturan zihinsel düşünce kalıplarının bir sonucudur.Hepimizde bizleri neşelendiren, mutlu kılan iyi ve olumlu deneyimleri oluşturan birçok düşünce kalıbı vardır. Bizleri kaygılandıran, tedirginlik ve mutsuzluk yaratan deneyimleri oluşturan ise olumsuz düşünce kalıplarıdır.

Hastalıklı yanlarımızı değiştirme arzusu kusursuz bir sağlığa kavuşmamıza neden olacaktır.Yaşamımızın her bağlamında öncelikli olan ve süregelen düşünce kalıpları olduğunu artık biliyoruz. Sürekliliği olan düşünce kalıpları deneyimlerimizi oluşturur. Dolayısıyla da düşünce kalıplarımızı değiştirerek deneyimlerimizi,yaşadıklarımızı da değiştirebiliriz.

Metafiziksel nedenler sözcüklerini ilk kez keşfettiğimde sevincimden havaya uçmuştum. Bu kavram deneyimleri oluşturan düşüncelerle sözcüklerin içindeki gücü antatmaktadır. Bu yeni farkındalık düşüncelerle bedenin farklı bölümleriyle fiziksel sorunlar arasındaki bağı anlamamı
sağlamıştı. Bilmeyerek bedenimde nasıl hastalıklar yarattığımı öğrendim. Bu da yaşamımda çok önemli ve büyük değişiklikler oluşturdu.

Yaşamımda ve bedenimde ters giden şeylerden ötürü diğer insanları ve yaşamı suçlamıyorum.Artık kendi sağlığımın tüm sorumluluğunu üstlenebilecek bir düzeye geldim. Kendime iftira etmeden ya da suçluluk duygusuna kapılmadan gelecekte hastalık yaratan düşünce kalıplarını nasıl gözardı edebileceğimi anlamaya başladım. Örneğin, bir zamanlar neden sık sık boyun ağrıları çektiğimi bilmiyordum. Sonra boynun olayların karşısında esnek olmayı, sorunun farklı yanlarını görebilmeyi simgelediğini öğrendim. Eskiden son derece katı biriydim, korkularımdan ötürü sorunların diğer yanlarını görmeyi ve karşımdakilerin düşüncelerini dinlemeyi asla kabul etmezdim.

Ama düşüncelerimde esnek olabilmeyi, sevecen yaklaşımlarda bulunmayı ve karşımdaki kişinin görüş açısını dinlemeyi başardıkça boyun ağrılarımın da zaman içinde geçtiğine tanık oldum. Artık boynum ağrımaya başladığında hangi konuda katı ve acımasız davrandığımı
görmeye çalışıyorum.
Devamını Oku »

Tüm Hastalıkların Zihinsel Nedenleri

Şimdi ve şu anda beynimizdedir. Ne kadar uzun zamandan beri olumsuz düşüncelere sahip hasta ve yoz ilişkiler içinde olsanız, para sıkıntısı çekseniz, kendinizden nefret etseniz bile bunları bugün şu anda değiştirmeye başlayabiliriz. Sahip olduğumuz düşünceler ve sürekli olarak kullandığımız sözcükler bu aşamada yaşamımızı ve deneyimlerimizi oluşturmaktadır.

Ama bununla birlikte bunlar eski düşüncelerdir. Şu anda seçtiğimiz düşünceler ve sözlerimiz yarını, ertesi günü, önümüzdeki haftayı, ayı ve yılı, yani geleceğimizi oluşturacaktır. Gücün kaynağı her zaman içinde bulunduğumuz şu andadır. Bu, değişiklikleri yapmaya başlayacağımız andır. Ne denli rahatlatıcı bir düşünce, değil mi? Eski mantıksız ve saçma düşüncelerimizden kurtulmaya başlayabiliriz. Hemen şimdi.

Küçük bir başlangıç yaparak farkı görebilirsiniz. Küçücük bir bebekken neşe ve sevgi doluydunuz.Kendinizin ne denli önemli olduğunu biliyor ve kendinizi evrenin merkezi gibi hissediyordunuz. Çok yürekliydiniz,istediklerinizi çekinmeden dile getirebiliyor ve duygularınızı açıkça ifade edebiliyordunuz. Kakanız dahil tüm bedeniniziseviyordunuz. Kendinizin kusursuz olduğunu biliyordunuz.Ve bu da varlığınızın gerçeğiydi. Geri kalan anlamsız ve saçma şeyleri sonradan öğrendiğiniz için bunları kolayca unutabilirsiniz.Kim bilir ne denli sıklıkla, "Ben buyum işte," ya da "Bu böyle, yapacak bir şey yok," cümlelerini kullanmaktayız.Bu cümleleri kurarken aslında "bunların bizim gerçeğimiz" olduğuna inandığımızı söylemekteyiz.

Genellikle başkasının görüşünü benimser ve bu görüşü kendi inanç sistemimizle birleştirir ve buna inanırız. Bu diğer inançlarımız için
de geçerlidir. Çocukken eğer bize dünyanın çok ürkütücü bir yer olduğu öğretilmişse duyduğumuz her şeyi bu inancımıza uygun bir biçimde algılar, bu görüşün doğru olduğuna inanırız. "Yabancılara güvenilmez.", "Hava karardıktan sonra sokağa çıkılmaz.", "İnsanlar seni aldatır." gibi
düşünceler zihnimizi ele geçirir. Öte yandan çocukluğumuzda bize dünyanın güvenilir ve keyifli bir yer olduğu öğretilmişse başka şeylere inanırız. "Sevgi her yerdedir.","İnsanlar birbirlerine dostça yaklaşır.", "Para konusunda kaygı duymama gerek yoktur." Ve daha niceleri. Yaşam
deneyimleri inançlarımızın aynasıdır.Çok ender olarak oturup inançlarımızı sorgularız. Örneğin, kendime şu soruyu sorabilirim: "Bunları öğrenmek benim için neden bu kadar zor? Bunlar gerçekten de doğru mu? Şimdi işe başlamam doğru mu? Bu inanç bana nereden geldi?

Birinci sınıftaki öğretmenimiz sürekli olarak aynı şeyi söylediğinde ona hâlâ inanıyor muyum?Bu inançtan kendimi kurtarsam daha iyi olmaz mı?"Bir an için durun ve aklınızdan geçen ilk düşünceyi yakalayın. Şu anda ne düşünüyorsunuz? Düşünceler eğer yaşamınızı ve deneyimlerinizi biçimlendiriyorsa aklınızdan geçen bu düşüncenin gerçeğe dönüşmesini ister misiniz? Eğer bu endişe, öfke, acı ya da intikam içerikli bir düşünceyse bu düşüncenin size nasıl geri geleceğini düşünüyorsunuz?Neşe dolu bir yaşam istiyorsak neşe dolu düşünceleri geçirmeliyiz aklımızdan. Zihinsel ya da sözlerle gönderdiğimiz mesaj bize aynen geri dönecektir.

Söylediğiniz sözcükleri dinlemek için kendinize zamanayırın. Eğer bir sözcüğü üç kez yineliyorsanız bunu bir kenara not edin. Bu sözcük artık sizin için bir kalıp niteliği kazanmıştır. Haftanın sonunda da oluşturduğunuz listeyi inceleyin, kullandığınız sözcüklerin sizin deneyimlerinizle nasıl uyuştuğunu görüp şaşıracaksınız. Sözcüklerinizi ve düşüncelerinizi değiştirmeye istekli olun ve yaşamımızın değişmesini izleyin. Yaşamınızı denetim altına almanın yolu sözcük ve düşünce seçiminizi denetlemekie gerçekleşir. Sizden başka hiç kimse sizin zihninizden geçenleri bilmez.
Devamını Oku »

Hoşgörü ve Hoşgörüsüzlük

Bana yapılan
hoşgörüsüzlüğü hep unutmaya çalıştım. Benim yaptıklarımı hiçbir zaman.
Günümüz dünyasında en çok dile getirilen birkaç
sözcükten birinin de hoşgörü olduğunu
düşünüyorum. İşin başında kolaymış gibi görünen bu kavram, meğerse çetin bir
cevizmiş.

Cevizin dışındaki yeşil kabuğu acı ve buruktur,
onun altı ise sert mi sert, içindeki yenilen bölümünü ise yine bir sar kaplar.
Yani özü elde etmek için çaba gerekir. Tıpkı hoşgörünün özünü kavramak için
olduğu gibi.

Hoşgörünün eksik olduğu birey ve toplumlarda,
yaşamın sürekli çatışma ve kargaşa içinde sürdüğünü görüyoruz. Hoşgörüyü
kavramak, yaşamak ve yaşatmak için bilgi, sevgi ve çaba gerekir. Çünkü hoşgörü
bireyin kendini psikolojik, sosyal ve felsefi olarak bilinçli bir şekilde
kavrayabildiği oranda oluşabilir.

Dar anlamıyla hoşgörü, karşımızda bulunan insan
ya da topluluğun düşünce ve davranışlarındaki bizce görülen yanlışlığı, ilk
baştan tepki göstermeyerek bunların nedenlerini düşünüp, çabuk ve kesin
yargılardan ya da eylemlerden kaçınma bilincidir.

Hoşgörünün bilimsel açıdan ve derinlemesine ele
alındığında bir çok hoşgörü kavramlarıyla karşılaşırız. Bu ayırım hem konunun
incelenmesini kolaylaştırır, hem de kavramdaki kargaşalığı önler.

Bu kavramları şu başlıklarda toplayabiliriz.

  1. Bilimsel Hoşgörü.
  2. Duygusal Hoşgörü.
  3. Yapay Hoşgörü.
  4. Bilinçli Hoşgörü.
  5. Bilinçsiz Hoşgörü:
Yetiştiği ortamın
uyarıları, inanç modellerindeki kurallar sonucu, karşısındaki insanın ya da
topluluğun yanlış söylem ve davranışlarını, akıl ve mantık süzgecinden
geçirmeden, ona uyum göstermesi ya da en azından karşı çıkmayarak katlanmasıdır.
Böylece ileride ya da öbür dünyada ödüllendirilebileceği ile avunarak kendini
aldatmasıdır. Sonuç, hoş görülmemesi gereken bir davranış veya düşüncenin ilerde
ortaya çıkaracağı olumsuzluklara neden hazırladığının bilincinde olmaktır. Bu
gün “ Birisi yanağına bir tokat atarsa, öbür yanağını çevir. “
uyarısını hangimiz hoşgörü ile karşılayabiliriz?



Diyebiliriz ki bu gün için bilinçli bir
hoşgörüsüzlük, bilinçsiz bir hoşgörüden çok daha yaralıdır. Artık onlarda
hoşgörü teslimiyete dönüşmüştür. Burada akıl susar, hoşgörü BOŞGÖRÜ
olur.
Duygusal Hoşgörü : İçinde yaşadığımız dönemde
örneklerini geniş bir alanda gördüğümüz bir tür. Bilindiği gibi insan duygusal
bir varlık. Onu yönlendirebilmenin en kolay yolu bu duyguların temeline inmekle
bulunur.


Ailenin çocuklarına bakış açısında, özellikle
annede , hoşgörünün en duygusal biçimini görebiliriz. Çocuğumuzun yaptığı
olumsuzluklara sürekli mazeretler ararız., ya da duygularımız bunları görmemizi
engeller. Bilinçli ve ölçülü olarak çocuğa gösterdiğimiz hoşgörü onun kişilik
kazanmasına yardımcı olduğu kadar aşırısı, onun kişiliksiz ve “narsist” bir
varlığa da dönüştürebilir. Ebeveyndeki bu duygusal hoşgörünün bedelini ilerde
çocuğun ödediğini gözlemliyoruz.
Doğal olarak çocuğa hoşgörülü davranmak,
belirli ölçüler içinde zorunludur. Bunu bilimsel açıdan ele aldığımızda,
pedogoji ile karşılaşırız. Psikolojiden ayrı olarak çocukların iç dünyasını ele
alma rastlantı değildir. Bu da çocuk eğitiminin ve onun iç dünyasının tanınması
ve gelişmesinin önemini gösterir.
Her yetişkinin hoşgörü ölçüleri, ya da kavramı,
onun yetişme ortamındaki izlerini taşır. Hoşgörüden yoksun yetişen çocukların,
yetişkinlik dönemine, bir çok sorun taşıdıklarını gözlemleyebiliyoruz. Genelde
sert, hırçın ve uyumsuzluk göstergeleri en belirgin yönleridir.
Ya da aşırı hoşgörünün yarattığı kişiliksiz
insanlar, yaşamın gerçekleriyle karşılaştığında yediği her tokadın sersemliği
içinde çaresiz ve güçsüz olarak kıvranır.
Duygusal hoşgörünün sadece çocuklara yönelik
olmadığını da biliyoruz. En az bunu kadar trajik olanı da, eşler arasında
duygusal hoşgörünün sorunları. Karşı cinsleri birbirine yaklaştıran ve
buluşturan içgüdüsel olgu doğaldır. Fakat bu yaklaşım ve birlikteliği
sürdürebilmek için her iki taraf da duygusal bir hoşgörü içindedir. Daha doğrusu
karşı tarafın her davranışını ve düşüncesini hoş görür. Bu durum akıl, mantık ve
gerçeğin dışında, sırılsıklam bir duygusallıktır. Burada hoşgörü olabildiğince
sınırsızdır. Çünkü burada hiç biri kendi değildir.
Zamanın akışı içinde, cinsellik ikinci planda
kalmaya başlayınca, gerçekler ayaklara dolanıp durur. Hoşgörü de yavaş yavaş
azalma başlar. Bir de bakarlar ki karşılarında hiç tanımadığı biri var.
Kendilerine sorarlar, bu da kim? Halbuki yıllar boyu yaşamı birlikte paylaştığı
kimsedir o.
Daha önce hiç fark etmediği şeyleri görmeye
başlar ve bunları onaylayamaz. Halbuki o davranışları yıllardır görmüştür. Bu
duygusal hoşgörünün kaybolmaya başladığının bir sonucudur. İşte bu aşamadan
sonra duygusal hoşgörü yerini hoşgörüsüzlüğe bırakır. Sonuçta, kavgalar, hayal
kırıklığı, ayrılıklar.
Duygusal hoşgörünün sadece çocuk ve
evliliklerde sınırlı olmadığını biliyoruz. Sosyal açıdan konu ele alındığında da
böyledir. İnsan beğendiği ya da beğenmediği olumsuzluklarını duygusal hoş görü
nedeniyle göremez ya da görmek istemez. Tıpkı politikacılara olduğu gibi. Bu tür
fanatikler bu nedenle oluşacak tüm olumsuzlukların mimarı olurlar.
Sonuç olarak, başta bireylerle sınırlı olduğu
gibi görünen olguların faturasını tüm toplumun ödediği gerçeği ile karşılaşırız.Yapay
Hoşgörü : Karşımızdaki insanın onaylamadığınız
söylem ve davranışlarını, ona olan sosyal ya da ekonomik bağımlılığımız nedeni
ile hoşgörür görünürüz. Tabi ki bu yaklaşıma hoşgörü demek çok zor. Daha geniş
bir bakış açısından konuyu gözlemlersek, totaliter yönetimlerle yönetilen
ülkelerde, söylem ve davranışları sindirilmiş bireyler korkudan hoşgörüden çok,
hoş görünmek zorundadır.


Diğer bir örnek de politik yatırım peşinde olan
bazı bireylerin oy uğruna çevresine hoşgörü havarisi kesilmesidir,. Gerekli imaj
için, hep gülümseyen, sevecen hoşgörülü görünmeye çaba harcarlar. Hatta bu
konuda, bu işin uzmanlarında ders bile alırlar. Doğal olarak bu hoşgörüden çok,
bir amaç uğruna hoş görünmektir.
Böylesi hoş görünmek ve bundan yarar sağlamak,
ekonomik ve kültürel düzeyi düşük ülkelerde çok daha yoğun yaşanmaktadır.
Hoşgörüyü maske olarak taşıyanların gerçek yüzleri ortaya çıkınca, onların
sahte, saldırgan acımasız yüzleriyle karşılaşırız.
Bilinçli Hoşgörü : Karşısındaki bireyin ya da
topluluğun, söylem ve eylemlerinin temel nedenlerini, hemen kavramamız olası
değil. Çünkü onun bu duruma temel olan psikolojik ve sosyal etkenleri ilk başta
bilemeyiz. Araştırdığımızda ya da biraz olsun düşündüğümüzde, bu eylem ve
davranışlara etken olan faktörlerin, yetişme tarzı, çevresi ve doğuştan gelen
bir çok olumlu ya da olumsuzluklar olduğunu görürüz.


Bu nedenle bilinçli hoşgörüde, insanın ele
alınışı bilimsel içerik taşır. Kişiyi o andaki davranışlarıyla yargılamak ve
mahkum etmek, ileride yerine getirilemeyecek kayıplara neden olabilir. O nedenle
bir söylem ve davranışa tavır almadan önce, ona ve kendimize kıs bir an bile
olsa zaman tanımalıyız. Bu hoşgörülü olmaya atılan ilk adımdır. Başlangıçtaki o
kısa an bizi yanlış davranış ve yargılardan koruyabilir. Bebeklikten buluğ çağına kadar olan dönemi anne
ve babanın sınırlarına bırakarak, buluğ çağından itibaren konuyu
derinleştirelim.
İnsanın çocuklukta yetişkinliğe geçiş
döneminde, fizyolojik yapısındaki değişimden doğan fırtınaların ortaya çıkardığı
psikolojik durumu hepimiz yaşadığımız için çok iyi biliyoruz.
Bağımsızlık duygusu, ilgi görme, sevme,
sevilme, kendini kanıtlama ve cinsel istençler tamamen duygusal olarak, aklın ve
mantığın kontrolü dışındadır. O dönem, egonun dorukta olduğu ve biz
yetişkinlerin genelde unutmaya çalıştığımız bir evredir. O nedenle bilinçli
hoşgörüyü kavramış anne-baba , öğretmen ve bireyler, onları anlayışla karşılar.
Çünkü bilirler ki her insan bu dönemlerden zorunlu olarak geçer. Buluğ çağı sonrası her ne kadar daha dengeli ve
durgun bir dönem olsa bile, bilinç altına atılmış istekler, bastırılmış
duygular, güvensizlik ya da bunların tersi olanlar peşimizi kolay kolay
bırakmaz. Bu doğruları gerdiğimiz deneyimlerle gizleyebiliriz. Fakat deneyimli
ya da psikoloji bilgisi olanlar bunları anlamakta gecikmezler. İşte bilinçli
hoşgörünün yetişkinler için önemi burada başlar.
Uzakdoğu’da bilinçaltının işlevi ve yapısı M.Ö.
750 yıllarından önce RAJA YOGA adı altında metinlere geçirildiğini biliyoruz.
Batı da ise Freude ve Jung ile başlar.
Yetişkin bireylerde gördüğümüz aşırılığa kaçan,
zengin olma, ilgi görme, hükmetme, kendini beğenme, gününü gün etme
davranışlarını psikanalist yöntemlerle incelediğimizde, ailenin , çevrenin ve
inanç modellerinin belleğe kazılmış olumsuz yüzleriyle karşılaşırız. Dövülen,
sövülen, horlanan, yokluk içinde yetişen bir çok kimsenin, çevresine aynı
şekilde davrandığını görmemizin temelinde bu gerçek yatar.
Bu ruhsal durumu vurgulayan çarpıcı bir öykü
vardır. “ Günün birinde, doğuştan kambur birisi, bir ermişle karşılaşır.
Kamburun haline acıyan ermiş ona şöyle der, istediğin sadece bir tek şeyi yerine
getireceğim. İyi düşün ve dile benden ne dilersin. Kambur hiç düşünmeden, şöyle
yanıt verir. HERKESE KAMBUR.”
Kamburdan kurtulma ya da servet sahibi olmak
varken, herkese kambur isteği, yıllarca alaya alınma, horlanma birikiminin
sonuçlarıdır bu istek. Ve kambur olmanın nasıl bir şey olduğunu ancak yaşayan
bilir mesajıdır bu istek.
Son yıllarda sempati ve antipati sözcüklerini
sık sık kullanır olduk. Bilindiği gibi sempati duymak, karşımızdakini sevimli,
şirin ve olumlu bulmaktır. Buna paralel İnsanın içinde dostluk ve yandaşlık
duygularının uyanmasıdır. Antipati ise tamamen karşıtı bir duygu. Bir pek
kullanılmaya ya da sözü pek edilmeyen empati kavramı var. Sempati ve antipatide düşünce ve eylemlere akıl
ve bilimden çok duygular egemen olur. Empati ise kendisini karşınındakinin
yerine koyup düşünmek durumu yeniden değerlendirmektir.
Empati, yalın bir yaklaşımla başkalarının
duygularını anlamak, onuru kırılanların psikolojik durumunu değerlendirmek,
öğretmen iken öğrencisinin, savcı iken sanığın, içinde bulunduğu koşulları ve
sorunları görebilmektir.
Konumuza empatik açıdan bakarsak, hoşgörünün ne
olduğunu ya da olması gerektiğini kavrayabiliriz.
Deli ya da çok içkili birinin davranışlarını
durumları nedeniyle zorunlu bir hoşgörü ile karşılarız. Fakat önceden biriken
olumsuzluklar sonucu patlama durumuna gelen birini anlayışla karşılayamayız.
Halbuki olaya empatik bakarsak çk farklı sonuçlara ulaşabiliriz.
Sonuç olarak hepimizin, her dönemde hoşgörüye
gereksinimiz var. Sevgi arttıkça hoşgörü, hoşgörü arttıkça sevgi gelişir. Bazen
ikisini birbirinden ayırmak zorlaşır. Fakat empatideki akılsal ve bilimsel
temel, hoşgörüyü bilinçli olarak kavramamızı sağlar.
Konuyu yeterli bir şekilde açıklayabilirmiyim
diye duyduğum içimdeki kuşkulara, sessizce söyle seslendim. “ Konu
hoşgörü olduğuna göre, hoşgörürler.
Devamını Oku »

Etiketler

ARINMA Affetmek Alglamada Anlatm Aramak Aroma Astroloji Astrolojik Aynalar BEREKET BOLUK Bahar Bayram Beden dili Bedensiz Beyinde Beyni Beynin Beyniniz Bilincine Bilmek Bitkisel Burak DERSLER Davet Deerlerimizin Deniz Depresyonun Detoks Dikkat Dilek Disgrafi Disleksi EGZERSZ Egoist Enerjilerinin Epifiz Eruhunuzu FAYDALANMAK FAYDALARI Felsefe Fregoli GCJoseph GERDE Gcyle Gelecek Gidecek Gizemli HAYIRLI Hasta Hastalklar Hayal Hayallerinizin Hayata Hikaye Hiperaktivite Hipnozu Holografik Hologram Hoşgörü Illuminati KORUMA Kabala Kadim Karanlk Kelimeler Klasik Korkular Korunma Kristaller Kuantum Fiziği Kyamet LKLERMZ MEKTUP MUTSUZ Makbul Melek Merak Mevlana Mevlanann Mezar Mftolunun Moloküler Mucizeleri NAMASTE Nazar Nefret Niyet ODAKLANMA Okuma Okyanus POZTF PRATK PROGRAMLAMA Paranormal Patolojik Peeling Peinden Pratik Psikoloji Quantum Düşünce RAHATSIZLIIMIZ Rahat Reformist Romantik Ruhsal Sanat Sonsuz Stres Sufizm Tehlikeli Terapi Uymasn Zarar acı affetme aile akıl başkaları beden beyin bilgi bilim bilimsel bilinci bilinçaltı birey bolluk cümle dalga damla degerli düşünce egzersiz ekmek eleştiri. öfke emsimizi enerji evlilik evren fayda fizik fiziksel frekans garip geliim gerilim gerçek geçmiş gizli güven güzel harika hastalık hayat hissederim hoşgörüsüzlük huzur huzurlu ileti ilâc inanç insan insanlar kaos kavga kelime korku kuantum kurallar liste madde mucize neşe olacaksn olumlama olumlamas olumlu olumsuz para paralel pozitif psikolojik refah ruh sağlık seniz sevgi sistem sorumsuzluk sorun sorunlar suyun sıkıntı tabiat tedavi teori tesadüf toplum zaman zeka zellikleri zenginlik zerine zihinsel çekim üzüntü İletişim şifa şükretme