Hz. Muhammed (SAV) Göğsünün Yarılması

Halime, Muhammed gibi bir insanı yanında alıkoyduğu için hayır ve bereketin, evlerinde devam edeceğinden dolayı sevinçli ve ferahh bir halde köyüne döndü. Daha Önceleri Muhammed'i emziren bakıcılığını yapan bir kadın idi, ama artık sadece Mu-hammed'in bakıcılığım yapacaktı. Bu da ona başka bir yük getiri­yordu. Muhammed'i koruyacaktı. Zira süt emme çağında iken Muhammed onun kucağından hemen hemen ayrılmıyordu. Fakat şimdi ise durum değişmişti. Artık onun kucağında durmuyor. Bi­lakis oyun oynamak için dışarıya çıkıyor, gezip dolaşıyordu. Bu nedenle de onu korumaya ihtiyaç vardı. Korumak için de Halime, peşi sıra dolaşıyordu. Yine bir defasında Muhammed ile süt bacı­sını aramak için Halime hatun dışarıya çıkmıştı. Hava çok sıcak­tı. Her ikisi de öğlen uykusuna dalmışlardı, ancak Muhammed'in süt bacısı şöyle diyordu: Sıcaklığı duymuyorduk. Çünkü Muham­med'in gittiği her yere tepesinin üstünde bir bulut gidiyor ve O'nu gölgeliyordu.

Peygamber (sav) efendimizin göğsünün varıldığına dair akta­rılan haberler üzerinde biraz durmak istiyorum. Bu konuda bazı­sı uzun, bazısı kısa bir takım haberler nakledilmiştir. Her ne ka­dar asli manada ittifak etmişlerse de bu rivayetlerin bazısında bu­lanıklık, bazısında da eksiklik görülmektedir. Şimdi bunlardan birini aktaralım.

Sahih-i Müslim'de, Hammad ile îbn Seleme'nin Enes bin Ma-lik'den naklettikleri bir rivayete göre Rasulullah (sav)'a Cebrail (as) gelmişti. Peygamber efendimiz o esnada diğer çocuklarla oy­namaktaydı. Cebrail O'nu alıp yere yatırdı; kalbini yardı, kalbini dışarı çıkardı. İçinden siyah bir kan pıhtısı çıkarıp attı "Bu, şeyta­nın payıdır" dedi. Sonra kalbini zemzemle yıkadı. Yıkadıktan son­ra kalbini yerine koydu ve göğsünü kapattı. Oyun arkadaşları olan çocuklar Halime'ye koşarak: "Muhammed öldürüldü, yanı­na varın, rengi sararmıştı" dediler.

Enes diyor ki: "Ben, Peygamber efendimizin göğsündeki yarık izini görmüştüm."

Biz bu rivayet üzerinde iki hususa dikkat çekeceğiz:

1- Bu haberde anlatıldığına göre Cebrail, Peygamber efendimi­zin kalbini zemzem suyu ile yıkamıştır. Bu haber doğru ise, olay zemzem suyundan uzak bir yer olan çölde cerayan etmiştir. Eğer Cebrail, beraberinde getirdiği bir su ile kalbini yıkamışsa bu su­yun, zemzem olduğu yargısına nasıl varılmaktadır?

2- Enes'in anlattığına göre o, Peygamber efendimizin göğsün­deki yarık izini görmüş. Eğer bu rivayet doğru ise aklında kabul ettiği gibi mezkur ameliyat işini bir melek (Cebrail) yapmıştır. Melek'in yaptığı ameliyatınsa maddi izi görülmez.

Peygamber efendimizin göğsünün yarıldığma dair rivayetler­de mutlaka bir belirsizlik görmekteyiz. Bu olayın gerçekten vuku bulduğunu varsayarsak bunun makbul olmadığım söylemeliyiz. Aksine eğer doğru ise biz bunu kabul ederiz. Ancak belirsizlik, olayı aktaranların haberindendir. Dolayısıyla biz bu haberi ne reddeder, ne de doğrularız. Bu hususta çekimser kalırız,

Peygamber efendimizin göğsünün yazıldığına ilişkin olayın gerçekliği nasıl olursa olsun, Önemli olan tertemiz ve arınmış bir çocuğun (Muhammed'in) olağanüstü durumlarla kuşatılmışlığı­dır. Bu durumlar, emsali çocuklarda görülmemiştir. Ravzul Enf adlı eserde anlatıldığına göre Muhammed (sav) efendimiz, anası­nın razı olması üzerine Halime hatun tarafından tekrar bir yıllığı­na köye döndü. Döndükten üç aylık bir süre sonra Halime, başına geleceklerden korktuğu için onu anasına iade etmişti. Ravilerin anlattıklarına göre Halime hatun, Muhammed (sav)'ın göğsünün yarılması olayından korktuğu için O'nu anasına iade etmişti.

Ibn İshak'm anlattığına göre Halime hatun, Hıristiyanların, Muhammed'i gördüklerini ve kendisinde bulunan peygamberlik mührünü tesbit ettiklerini görünce korkmaya başlamıştı. Çünkü Hıristiyanlar, Muhammed'i alıp götürmek istemişlerdi. Bunun üzerine Halime kuşkulanmış ve başına geleceklerden korktuğu için de sorumluluktan kurtulmak üzere O'nu anasına geri ver­mişti.

Bu sözlerden de anlaşıldığına göre Peygamber efendimiz, Hali-me'nin yanında iki sene iki ay, ya da üç ay kaldıktan sonra anası­nın yamna dönmüştür. Bu, akla yatmaktadır. Çünkü bu süreden sonra çocuğun süt emmesi söz konusu değildir. Ayrıca Peygamber efendimizin o çağlarda iken yaşadığı harikulade hallerden ötürü Halime hatun ürkmüş ve bu nedenle onu öz annesine geri vermiş­ti. Ravzul Enf adlı eserde bu konuda şu ifadelere rastlamaktayız:

"Ebu Amr'ın anlattığına göre Peygamber efendimiz altıncı se­neden bir ay aldıktan sonra süt anası Halime hatun tarafından öz anası Amine'ye geri verilmişti. Bundan sonra Halime hatun O'nu ancak iki defa görebilmiştir. Biri, Hatice (ra) ile evlenmesinden sonra olmuştur. Şöyle ki: Halime, kıtlıktan yakınmak için pey­gamber efendimizin yanına gelmişti. Peygamber efendimiz de kendisine yardımcı olması için Hatice'ye teklifte bulunmuştu. Hatice de O'na 20 baş koyun vererek gerekli yardımı yapmıştı.

ikinci görüşme ise Huneyn savaşında vuku bulmuştu ."

Yukarıdaki rivayetlerin ikisi hiç şüphesiz ki, birbirleriyle çeliş­mektedirler. Bu rivayetlerden birine göre anası, iki sene iki aylık veya üç aylık iken onu süt anasından teslim almıştır. Diğer riva­yete göre ise anası, beş sene biraylık iken O'nu Halime Hatun'dan teslim almıştır.

Fakat bu iki rivayet arasında uzlaşma sağlamak mümkündür. Şöyleki: Amine Hatun, iki sene iki aylık veya üç aylık iken onu ta­mamen yamnda tutmak için süt anasından teslim almıştır. Fakat bu teslim alması, Halime'nin zaman zaman gelip Muhammed'i köye götürmesine ve köyün temiz havasını soluklandırmasına, bu şefkatli, ihlaslı kadının onun hayır ve bereketinden yararlanma­sına engel olmamıştır. Fakat beş sene bir aylık iken Amine'nin teslim alması, kesin olarak teslim alması demektir. Bundan sonra Peygamber efendimiz Sa'd oğulları kabilesine, yani süt anası Ha­lime'nin yanına gitmemiştir. Ancak erişkin bir erkek olup evle-dikten, risalet görevini tebliğ ettikten, Huneyn savaşında muzaf­fer olduktan sonra Halime hatun O'nu görmüştür. Halime'den ke­sin olarak teslim aldıktan sonra anası Amine hatun, babasının mezarını kendisine göstermek için O'nu alıp Yesrib'e götürmüş­tür. Ayrıca Amine hatun bu seferinde, güvenilir ve temiz bir insan olan kocasına ziyarette bulunarak ona olan vefa borcunu ödemek istemiştir.

Halime Hatun, Muhammed'i ailesine teslim etmişti, ama O'nu çok sevdiğinden dolayı arasıra gelip ziyarette bulunurdu. Mu-hammed'in ailesi de bu ziyarete müsaade ederdi.

İbni Ishak, birine daha önce işarette bulunduğumuz, fakat di­ğerini aktarmadığımız iki haber anlatmaktadır:

1- Rivayete göre Halime hatun, Muhammed'i Mekke'ye getirdi­ğinde ailesine götürmek üzere iken yolda kaybetmişti. Aramış, ama bulamamıştı. Dedesi Abdulmuttalib'in yanma giderek şöyle demişti. Bu gece Muhammed'i Mekke'ye getirdim, ancak Mek­ke'nin üst taraflarında kimi insanlar O'nu bana kaybettirdiler. Allah'a andolsun ki şimdi O'nun nerede olduğunu bilmiyorum!

Abdulmuttalib, Muhammed'i kendilerine vermesi için Allah'a dua etti. Neticede Varaka bin Nevfel bin Esed ile Kureyşlilerden bir adam Muhammed'i bulup Abdulmuttalib'e getirdiler ve: "İşte oğlun...O'nu Mekke'nin üst taraflarında bulduk" dediler. Abdulmuttalib, Muhammed'i boynuna alarak Kabe'yi tavaf ettirdi. O'nu koruması için Cenab-ı Allah'a dua etti. Sonra da anası Ami-ne'nin yanına gönderdi. t

tbn İshak bu rivayeti şüpheye mahal bırakacak bazı ifa delerle nakletmiştir, ancak bunda şüpheye gerek yoktur. Çünkü bu, asılnda makbul bir haberdir. Dedesinin ve Halime'nin O'na tut­kunluğuna, Kureyşlilerin de O'nu sevdiklerine delalet etmekte-dir.Fakat Halime'nin peygamber efendimizi Mekke'ye girişte kaybetmesi, O'nu ailesine ilk teslim edişi esnasında mı vuku bul­muştur, yoksa ilk tesliminden sonra yine onun bereketinden isti­fade edip yakınında bulunmak için ara sıra gelip köye götürmesi ve sonra yine getirip ailesine teslim edişi esnasında mı vuku bul­muştur? Halime, Muhammed'in hastalıklardan korunması ve köy havasını soluması için ara sıra gelip anasına ricada bulunur ve O'nu yanına alıp köye götürür, sonra da yine getirip teslim ederdi.

2- Ibn İshak'ın anlattığı ve bizim de daha önce işaret ettiğimiz ikinci habere gelince. Halime hatun, yanında iki sene iki ay kal­dıktan sonra Muhammed'i ailesine teslim etmiştir. İbn İshak bu konuda şöyle der:

"Bazı alimlerin bana anlattıklarına göre Halime hatunun Mu­hammed'i ailesine teslim edişinin sebeplerinden biri de şudur: Halime, Muhammed'i sütten kestikten sonra anasına geri vermek istediği sırada Habeşli Hıristiyanlardan bir grup, yanına giderek Muhammed'e bakmışlar ve O'nu Halime'den istemişlerdi. Şekline şemailine bakarak Halime'ye şöyle demişlerdir: "Biz bu çocuğu alıp hükümdarımıza götüreceğiz. Çünkü bu çocukta olağanüstü özellikler var. Biz bunun durumunu biliyoruz." Söylediklerinden endişelenen Halime, korkuya kapılmış ve nihayet Muhammed'i götürüp anasma teslim etmiş; götürürken o Hıristiyan gruptan bi­ri de hep onları takip etmişti.


Kaynak

Peygamberimizin Eli İle Ayı İkiye Ayırması

Peygamberimiz (sav)'in 

Ay'ı İkiye Yarması

Peygamber Efendimiz (sav)'in mucizelerinden bir diğeri de Ay'ın yarılması olayıdır. Allah, bu olağanüstü olayı Kuran'da bildirmiş, bu büyük mucizeyle ilgili pek çok hadis günümüze ulaşmıştır. Kamer Suresi'nde şöyle bildirilir:

Saat (kıyamet vakti) yakınlaştı ve Ay yarıldı.

Onlar bir ayet (mucize) görseler, sırt çevirirler ve: "(Bu,) Süregelen bir büyüdür" derler.

Yalanladılar ve kendi heva (istek ve tutku)larına uydular; oysa her iş 'sonunda kendi amacına varıp karar kılacaktır.' (Kamer Suresi, 1-3)

Ayet-i kerimede geçen "inşikak-ı kamer" terimi inşikak ve kamer kelimelerinden meydana gelen bir tamlamadır. İnşikak'ın türediği Arapçadaki kök fiilinin kelime anlamı "yarmak, dişin eti; bitkinin, toprağı yarıp çıkması" gibi anlamlara gelmektedir. İnşikak ise "yarılmak, parçalanmak, bölünmek" manalarına gelir. Siret Ansiklopedisi'nde Ay'ın yarılması mucizesiyle ilgili bütün hadislerin toplamından çıkarılan bir özet şu şekilde aktarılmaktadır: 

Medine'ye hicretin beş yıl öncesinde, Kameri ayın 14. gününde bir akşam vaktiydi. Ve tam o zamanda yeni doğan ay birdenbire ikiye bölündü. Bir parçası karşıdaki tepenin bir tarafına, ikinci parçası da öteki tarafına gitti. Bu bir saniyelik bir hadiseydi. Sonra ayın iki parçası birleşiverdi. Hz. Peygamber (sav) o sırada Mina'da bulunuyordu. Hz. Peygamber (sav) orada hazır bulunanlara hitap ederek, "bakın ve şahit olun!" dedi. Kafirler, Hz. Muhammed (sav)'in kendilerini büyülediğini öne sürdüler, bu sebepten gözlerinin iyi görmediğini söylediler. Orada bulunan diğer kimseler, "Muhammed (sav) bizi büyüleyebilirdi, ama burada olmayanları değil. Biraz bekleyin, bu tarafa gelmekte olanlara soralım. Acaba onlar bu hadiseyi görmüşler midir?" Dışarıdan gelenler bu olaya şahit olduklarını kabul ettiler.30 

Ay yarılması mucizesi başta Buhari ve Müslim olmak üzere Tirmizi, Ahmed b. Hanbel, Ebu Davud et-Tayalisi, Hakim en-Nisaburi, Beyhaki, Ebu Nuaym el İsfehani ve Kadı Iyaz gibi büyük hadis alimlerinin eserlerinde yer alır.31 Bu hadislerden bazıları şu şekildedir: 

... Abdullah ibn Mes'ud (ra) şöyle demiştir: Biz Mina'da Peygamber'in beraberinde iken Ay ikiye bölündü de, Peygamber (sav): "Şahit olunuz!" buyurdu. Ve Ay'dan bir parça Hira Dağı tarafına gitti.

Ebu'd-Duha Müslim ibn Subayh da Mesruk'tan; o da Abdullah ibn Mes'ud'dan: Ay Mekke'de ikiye bölündü, diye söylenmiştir...

... Abdullah ibn Abbas (ra)'dan: Rasulullah (sav) zamanında Ay ikiye ayrıldı, diye tahdisi etmiştir (anlatmıştır).

... İbrahim en-Nahai, Ebu Ma'mer'den tahdis etti ki, Abdullah ibn Mes'ud (ra): Ay ikiye yarıldı, demiştir.32 

Buhari ve Müslim, İbn-i Mes'ud (ra)'dan şunu nakletmişlerdir: 

"Resulullah (sav) zamanında Mekke'de Ay ikiye bölündü. Ve Allah Resulü şöyle buyurdu: "Bakın ve görün!"33 

Ay'ın yarılması olayının Mekke'de gerçekleştiği hadislerde bildirilmektedir. Ayrıca bu mucizenin gerçekleşmesini Mekkelilerin Peygamberimiz (sav)'den bizzat istedikleri de hadislerde nakledilmektedir:

Buhari ve Müslim, Enes (ra)'dan şunu nakletmişlerdir: "Dedi ki: "Mekkeliler Allah Resulü'nden bir mucize göstermesini istediler. Bunun üzerine Ay'ın iki kez ikiye bölündüğünü gösterdi."34 

Rivayetlere göre, Kureyşli müşriklerin isteği üzerine Ay'ı ikiye bölen Hz. Muhammed (sav)'e inkarcılar yine de iman etmemişlerdir. Kamer Suresi'nin 2. ve 3. ayetlerinde bu gerçeğe dikkat çekilmektedir:

Onlar bir ayet (mucize) görseler, sırt çevirirler ve: "(Bu,) Süregelen bir büyüdür" derler.

Yalanladılar ve kendi heva (istek ve tutku)larına uydular; oysa her iş 'sonunda kendi amacına varıp karar kılacaktır.' (Kamer Suresi, 2-3)

Ancak böyle büyük bir mucize karşısında söyleyecek birşey bulamayan müşrikler bu sefer de Peygamberimiz (sav)'in kendilerini büyülediği iftirasını atmışlardır. Ay'ın ikiye yarıldığını kendi gözleriyle gördükten sonra artık Peygamberimiz (sav)'in hak peygamber olduğuna vicdanen kanaatleri gelmiş olması gerekirken nefislerinin kibiri, istek ve tutkuları yüzünden Allah'ın ayetlerini kabul etmemişlerdir. Bu, hangi mucizeyi görürlerse görsünler iman etmeyen ve Kuran'da "...Gözlerimiz döndürüldü, belki biz büyülenmiş bir topluluğuz" (Hicr Suresi, 15) ayetiyle bildirilen iman etmeyenlerin ortak özelliğidir. 

Bediüzzaman Said Nursi de Mektubat'ında Ay'ın yarılması mucizesinden bahsetmiştir. Bu olayın pek çok sahabeden de ayrıntılı olarak nakledildiğini anlatan Üstad, olay karşısında müşriklerin ne kadar aciz duruma düştüklerini şu şekilde açıklamıştır: 

Resul-i Ekrem Aleyhissalatü Vesselam'ın mütevatir (güvenilir) ve kat'i bir mu'cize-i kübrası (en kesin ve büyük mucizesi), şakk-ı Kamer'dir (Ay'ın yarılmasıdır). Evet şu inşikak-ı Kamer (Ay'ın ikiye yarılması); çok tariklerle (yollarla) mütevatir bir surette, İbn-i Mes'ud, İbn-i Abbas, İbn-i Ömer, İmam-ı Ali, Enes, Huzeyfe gibi pek çok eazım-ı sahabeden (sahabelerin ileri gelenleri) müteaddid (tekrarlanan) tariklerle (yollarla) haber verilmekle beraber, nass-ı Kur'anla (Kuran'ın şüpheye yer bırakmayan hükmü) "Saat (kıyamet vakti) yakınlaştı ve Ay yarıldı." ayeti, o mu'cize-i kübrayı (büyük mucizeyi) aleme ilan etmiştir. O zamanın inatçı Kureyş müşrikleri, şu ayetin verdiği habere karşı inkar ile mukabele etmemişler (karşılık vermemişler), belki yalnız "sihirdir" demişler. Demek kafirlerce dahi Kamer'in inşikakı kat'idir (Ay'ın bölünmesi kesindir).35 

Bediüzzaman Peygamber Efendimiz (sav)'in mucizelerinin bir hikmetinin de Ebu Cehil gibi zalim biriyle Ebu Bekir gibi üstün ahlaklı bir insanın arasındaki farkı iyice ortaya çıkarmak olduğunu bildirmiştir. Bediüzzaman Mektubat'ında bu konuda şunları söylemektedir: 

Mu'cize, dava-yı nübüvvetin (peygamberlik davası) isbatı için, münkirleri (inkar edenleri) ikna etmek içindir, icbar etmek (mecbur etme) için değildir. Öyle ise dava-yı nübüvveti (Peygamberlik vakasını) işitenler için, ikna edecek bir derecede mu'cize göstermek lazımdır. Sair (diğer) taraflara göstermek veyahut icbar (zorlama) derecesinde bir bedahetle (açıklık) izhar etmek (meydana çıkarma), Hakim-i Zülcelal'in hikmetine münafi (zıt) olduğu gibi, sırr-ı teklife (dünyaya gelip vazife sahibi olmanın sırrı) dahi muhaliftir. Çünki "Akla kapı açmak, ihtiyarı elinden almamak" sırr-ı teklif (teklif sırrı) iktiza ediyor (gerektiriyor). Eğer Fatır-ı Hakim (Benzeri bulunmayan şeyi yaratan, Hüküm sahibi), inşikak-ı Kamer'i (Ay'ın ikiye yarılmasını), feylesofların(filozofların) hevesatına (heveslerine) göre bütün aleme göstermek için bir-iki saat öyle bıraksa idi ve beşerin umum tarihlerine geçse idi, o vakit sair hadisat-ı semaviye (gökyüzünde meydana gelen olaylar) gibi ya dava-yı nübüvvete delil olmazdı ve risalet-i Ahmediyeye (A.S.M.) hususiyeti kalmazdı veyahut bedahet (açıklık) derecesinde öyle bir mu'cize olacaktı ki, aklı icbar (mecbur) edecek, aklın ihtiyarını elinden alacak, ister istemez nübüvveti tasdik edecek. Ebucehil gibi kömür ruhlu, Ebubekir-i Sıddık gibi elmas ruhlu adamlar bir seviyede kalıp, sırr-ı teklif zayi' (teklif sırrı kaybolacaktı) olacaktı...36 

Kainattaki diğer tüm varlıklar ve cisimler gibi Rabbimiz'in kudretinde olan Ay, Allah dilediği takdirde dilediği şekilde görülebilir. Birşeyin gerçekleşmesi için Kuran'da bildirildiği gibi, Allah'ın "Ol" demesi yeterlidir. Ayet-i kerimede şöyle buyrulmuştur:

Bir şeyi dilediği zaman, O'nun emri yalnızca: "Ol" demesidir; o da hemen oluverir. (Yasin Suresi, 82)

Tüm bu bilgiler bir kez daha göstermektedir ki, Allah kutlu elçisi Hz. Muhammed (sav)'i bütün insanlar üzerinde seçkin kılmış, kendisine son hak kitap olan Kuran-ı Kerim'i vahyetmiş, ona insanların kalplerini yumuşatacak ve imanlarına vesile olacak mucizelerle lütufta bulunmuştur. Kimi insanlar ahiret hayatlarını kurtaracak şekilde imana kavuşmuş, kimileriyse inkarda direnerek sonsuz hayatlarında kayba uğrayanlardan olmuşlardır. Allah, Peygamber Efendimiz (sav)'i dediklerinden dolayı her zaman haklı çıkarmıştır.


Kaynak

HZ. HAMZA NIN HAYATI

          Hz. Peygamber'in amcasi, Sehidlerin efendisi.Künyesi; Ebn Ya'la veya Ebû Ammâre; Lakabi; Esedullah (Allah'in Aslani)dir. Babasi Abdulmuttalib, annesi Hâle'dir.Hz. Hamza, Peygamberimizin amcalarinin en küçügüdür. Dogumdan bir kaç gün sonra, Peygamberimizi emziren Ebû Lebeb'in câriyesi Süveybe daha önceleri Hz. Hamza'yi da emzirmis oldugundan, Hamza Peygamberimizin süt kardesi idi.Hz. Hamza, orta boylu, güçlü kuvvetli, heybetli, onurlu bir sahabîdir. Hz. Hamza (r.a) iyi bir avci, keskin nisanci, Kureys'in en sereflilerindendir. Mazlumlara yardim etmeyi seven cesur bir savasçiydi. Av dönüsü evine gitmeden Ka'be'yi tavaf edecek kadar kutsal kabul ettigi degerlere saygili, karsilastigi sahislara selâm verip sohbet etmesini seven mürüvvetli bir insandi. Onun gençlik dönemine ait bilgilerimiz yok denecek kadar azdir (Ibnu'l-Esîr, Isdit'l-Gâbe, II, 52).Peygamberimiz yakinlarina Islâm'i teblig etmis olmasina ragmen, Hz. Hamza henüz müslüman olmamisti.

Ebû Cehil'in Peygamberimize yaptigi bir hakaret sonucunda müslüman olmustur. Peygamberimiz bir gün Safâ tepesinde iken Ebû Cehil ve arkadaslari onun yanina gelirler. Ebû Cehil Peygamberimize hakaret eder. Abdullah b. Cüdâ'nin câriyesi bu olayi seyredin av dönüsü Kabe'ye ugramayi âdet edinen Hz. Hamza'ya anlatir. Hz. Hamza, eve gitmeden Ebû Cehil'in yanina ugrayarak elindeki yayi Ebû Cehil'in kafasina çalar, basini yaralar ve hakaret eder. Bir gün sonra da Allah Rasûlünün yanina giderek (Bi'set'ten iki yol sonra) müslüman olur.Hz. Hamza'nin müslüman olmasi Peygamberimizi çok sevindirmistir. Onun Islâm'a girmesiyle müslümanlar güçlendi. Müsrikler rahatsiz oldular.Mekke müsrikleri, hicretten sonra da rahat durmadilar. Peygamberimizin ve müslümanlarin Medine'den çikarilmasi için Abdullah b. Übeyy, Hazreç ve Evs kabilesi müsrikleriyle iliski kurdular. Müslümanlarin hac yollarini da kapadilar.Müsriklerin gözlerini korkutmak, Sam ticaret yollarini keserek onlari sikintiya düsürmek gerekiyordu. Peygamberimiz bu amaçla Hz. Hamza'yi Sifu'l-Bahr'a gönderdi. Otuz kisilik bir kuvvetle Hz. Hamza belirtilen yere vardi. Müsriklerin kervam Sifu'l-Bahra gelmisti. Kervanda Ebû Cehil de bulunuyordu. Üçyüz kisilik bir kuvvetleri vardi.Hz. Hamza, müsriklerle çarpismak istiyordu. Yaninda bulunan müslümanlar da ayni duyguyu yasiyorlardi.Henüz müsrik olan Mecdi b. Amr b. Cühenî bu iki grubun arasina girdi. Hem müslümanlarla hem de müsriklerle görüstü. Sonunda iki tarafi çarpismaktan vazgeçirdi.Bundan Sonra Hz. Hamza'yi Bedir savasinda görüyoruz. Bedir savasinda Utbe, Vefid, Seybe meydana çiktilar. Çarpismak için er dilediler. Hz. Hamza, Seybe ile çarpisti. Bir hamlede Seybe'yi öldürdü. Daha sonra Utbe'yi ve Tuayma b. Adiyy'i öldürdü.Hz. Hamza, Bedir savasinda kahramanca savasti. Allah ve Rasûlünün hosnutlugunu kazandi.Bedir savasinda Hz. Hamza (r.a)'nin etkinligi ileri boyutlara ulasti ve müsriklere karsi amansiz bir savas verdi. Hârisû't-Temîmî, HzHamza'nin Bedir'deki durumunu anlatan bir rivayetinde söyle diyor: "Hamza b. Apdülmuttalib(r.a)'in, Bedir savasinda üzerinde, deve kusu olan kim" diye sordu. "Hamza b. Abdulmuttalib" diye cevap verildi. O müsrik: "Ne yaptiysa O bize yapti" diye mirildandi" (M. Yusuf Kandehlevi, Hadislerle müslümanlik, ll, 553). Hz. Hamza, Bedir Savasini mütekaib Kaynukogullari gazvesine katildi.Peygamber Medine'ye geldiginde Yahudilerle anlasma yapmisti. Yahudiler, Bedir savasini müslümanlarin kazanmasini hazmedemediler."Siz savasin ne demek oldugunu bilmeyen adamlarla çarpistiniz" dediler. Savas için firsat kollamaya basladilar.Kaynuka gazvesi'nin genel sebebi bir kadina karsi yapilan terbiyesizliktir. Kadincagiz bazi esyalarini Kaynuka pazarinda sattiktan sonra bir kuyumcuya giriyor. Kuyumcu yahudi kadinin eteginin alt kismini üst kismina bir dikenle igneliyor. Kadincagiz ayaga kalktiginda üzeri açiliyor. Utaniyor, sikiliyor, feryat ediyor, çevresinden yardim istiyor. Kadinin yardimina kosan müslümanlar Yahudiyi öldürüyor. Yahudiler de müslümanin basina üsüsüyorlar ve onu sehid ediyorlar.Öldürülen müslümanin akrabalari Peygamberimizden yardim istiyorlar. Bunun üzerine-Peygamberimiz Yahudilerden antlasmanin yenilenmesini istedi. Yahudiler Peygamberimizin bu istegini reddettiler.Bu olay üzerine Peygamberimiz beyaz sancagim Hz. Hamza'nin eline verip Kaynukaogullarinin üzerine gönderdi. Kaynukaogullari Yahudileri bekledikleri yardima kavusamayinca teslim olmak zorunda kaldilar.Bedir savasi'nin acisini unutmayan Kureysliler yeniden savas için hazirliga basladilar. Bir yil önceki kervanin gelirini savas için harcamaya karar verdiler. Savas için degisik müsrik kabilelerden yardim isteyerek büyük bir kuvvet olusturdular.Bu kez de Kureys'in kadinlari da katilacakti. Bedir Savasi'nin bozgunla bitmesi sebebiyle müsrik kadinlar erkeklerini suçluyorlardi. Bedir'in matemini tutarak erkekleri savasa tesvik ediyorlardi.Cübeyr b. Mut'i'nin Vahsi adinda Habesli bir kölesi vardi. Bu köle harbe (Habeslilere özgü bir mizrak) atmakta oldukça maharetli idi. Hz. Hamza, Cübeyr b. Mut'im'in amcasi Tuayma b. Adiyy'i Bedir savasinda öldürmüstü. Cübeyr, amcasinin acisini unutmamisti. Kölesi Vahsi ile konustu. Hz. Hamza'yi öldürmesi sartiyla kendisini serbest birakacagini bildirdi.Peygamberimiz, Medine'nin içinde kalmayi, savunma savasi yapmayi düsünüyordu. Bedir Savasi'na katilmayanlar düsmanla yüz yüze gelmek, Medine disinda savasmak istiyorlardi. Peygamberimiz Ashabin bu tavri karsisinda Medine disinda savasilmasina karar verdi.Hz. Hamza'da Medine disinda savasilmasina taraftardi. Hattâ Peygamberimize "sana, kitabi indirmis olan Allah'a yemine eder, and içerim ki, bu kilicima Medine disinda Kureys müsrikleriyle çarpismadikça yemek yemeyecegim" demisti.Hz. Hamza Cuma günü oruçlu idi. Cumartesi müsriklerle karsilastigi zaman da oruçlu bulunuyordu.Peygamberimiz, sabahleyin "Rüyada, meleklerin, Hamza'yi yikadiklarini gördüm" diye buyurdu. Uhut bölgesine varildi, orduya savas düzeni verildi. Kureys'in birinci bayraktari Talha b. Ebî Talha, Hz. Ali tarafindan, ikinci bayraktari Osman b: Ebî Talha da Hz. Hamza tarafindan öldürüldü. Sancaktarlarin ölmesi Kureys'i saskina çevirdi. Sarsildilar, sendelediler. Halid b. Velid'in saldirilari da sonuç vermedi: Müsrikler, kaçismaya basladilar. Hz. Hamza Uhud günü "ben Allah'in Arslaniyim" diyerek kihç salladi. Sâfvân, Hz. Hamza'yi savasirken görüyor, "Ben, bugüne kadar kavmini öldürmeye onun kadar hirsli bir kimse daha görmedim" buyuruyor. Uhud savasinda müsriklerin çogunu Hz. Hamza öldürmüstür.Kureysliler bozguna ugrayip kaçmaya baslayinca Peygamberimiz tarafindan görevlendirilen okçular yerlerini birakmaya basladilar. Birbirlerine "ne duruyorsunuz? Allah, düsmani bozguna ugratti. Siz de, müsriklerin ordugahina giriniz. Kardeslerinizle birlikte ganimet toplayiniz" dediler. Diger bir kismi bu teklife itiraz ettiler. "Siz Rasûlullah'in: Bizi arkamizdan koruyunuz! Sakin yerinizden ayrilmayiniz! Bizim öldürüldügümüzü görürseniz de yardimimiza kosmayiniz! Ganimet topladigimizi görürseniz de, bize katilmayiniz! Bizi arkamizdan koruyunuz" buyurdugunu bilmiyor musunuz?" dediler.Okçular, komutanlari Abdullah b. Cübeyr'i dinlemediler; "ganimetten nasibimizi alacagiz" diyerek yerlerini terkettiler. Abdullah b. Cübeyr'in yaninda çok az bir kuvvetin kaldigini gören Halid b. Velid bu firsati degerlendirmek istedi. Kuvvetlerini bir araya topladi, okçularin üzerine yürüdü. Abdullah b. Cübeyr, kendilerine dogru bir kuvvetin geldigini görünce arkadaslarina dagilmamalarini söyledi. Müslüman okçular, üzerlerine gelen Kureys müsriklerini ok yagmuruna tuttular. Oklari bitinceye kadar kahramanca savastilar. Abdullah b. Cübeyr, oklari bitince mizragi ile savasti. daha sonra kilicini kinindan siyirdi. Sehid düsünceye kadar çarpisti. Digerleri de ayni sekilde savastilar. Kureys'in süvarileri insanliga yakismayan bir davranisla Abdullah b. Cübeyr'in karnini destiler, barsaklarini döktüler.Okçularin yerlerini birakmasi, kalan kisminin sehid edilmesiyle müslümanlar gâfil avlandilar. Hem arkadan, hem önden kusatildilar. Müslümanlar saskinlikla birbirlerine kiliç sallamaya basladilar.Hâris b. Amr kizi ile Utbe'nin kizi Hind de Hz. Hamza'yi öldürmesi için Vahsi'yi. tesvik ediyorlardi. Vahsi, açik dövüsmekten korkuyor, gizli dövüsmeyi tercih ediyordu.Vahsi, Uhud Savasindaki durumu söyle açikliyor: "Halk arasinda Ali'yi aradim. Çok uyanik, girisken, çevik, çekingen ve etrafina çok bakinan bir adamdi. Kendi kendime:"benim aradigim adam bu degildir" dedim. O sirada Hamza'yi gördüm. Halki kasip kavuruyor, kesip biçiyordu. Firsat kollamak için kayanin arkasina gizlendim. Bir ara Siba'b. Ümmü Emmâr "var mi benle çarpisacak bir yigit' diyerek meydan okuyordu. Hamza ona: "Allah ve Rasûlüne sen misin meydan okuyan' dedi. Göz açtirmadan, bacaklarindan vurdu yere serdi. Sel sulari arkalarina eristigi sirada ayagi kayip düsünce mizragimi firlatip attim; bögründen vurdum."Hz. Hamza'yi Sehid eden Vahsi daha sonra bir kenara çekilir. Hind üzerindeki takilarini çikarir Vahsi'ye verir. Hz. Hamza'nin yanina gelen Hind, onun burnunu, kulaklarini keser, cesedine iskence yapar, hatta cigerini bile çigneyerek parçalar.Vahsi müslüman olusunu anlatirken: "Mekke'nin fethinden sonra Mekke'ye gelerek Rasûl-i Ekremi gördüm. Bana dedi ki: "Sen Vahsi misin?" Ben cevap verdim: "Evet" Hamza'yi sen mi öldürdün? buyurdular. "Öyle oldu" dedim. Bunun üzerine Allah Rasûlü buyururdular ki: "bana yüzünü göstermemen mümkün mü? Ben de çikip gittim. Rasûlullah'in vefatindan sonra yalanci peygamber Müseyleme ortaya çikti. Belki bu herifi öldürürüm de günahimi öderim, diye düsündüm. Müslûmanlarla birlikte Yemâme'ye gittim ve bildiginiz gibi Mûseyleme'yi öldürdüm (Sahihi Buharî, V, 36, 37).Allah Rasûlünün Hz. Hamza'ya derin bir sevgisi vardi. Bu sevgiden dolayi elinde olmayarak "Vahsi"ye karsi olumsuz bir tutum içinde olmaktan da çekiniyordu. Bu sebeple de Vahsi'yi görmek istememisti.Peygamberimiz, Hz. Hamza'nin sehit oldugunu ögrenince onun basi ucuna gelir ve dua eder. Hz. Hamza, kiz kardesi Safiyye'nin getirdigi bir hirka ile kefenlendi. Peygamberimiz, amcasi Hamzâ'nin cenaze namazini kildirdi. Hz. Hamza, Uhud'a defnedildi.Hz. Peygamber'den iki veya dört yas büyük olan Hamza, öldürüldügünde elli yedi yasinda idi. Hz. Peygamber (s.a.s) öldürülen her sehid ile beraber Hamza'nin namazini tekrarlamis; o gün yetmis iki defa onun cenaze namazini kildirmistir. Hz. Peygamber (s.a.s)'in ilk cenaze namazi kildigi sehidin de Hz. Hamza oldugu söylenmistir. Hz. Hamza'nin esi, çocuklari Medine'de olmadigi için sehâdetine aglanmamis bunu gören Hz. Peygamber "Hamza'nin niye aglayanlari yok" buyurmustur. Bunu duyan Ensâr önce Hamza için sonra kendi sehidleri için aglamaya basliyorlar. Tarihçi Vâkidî (V. 207/223) benim zamanima kadar bu adet devam etmekteydi diye naklediyor (Ibnü'l-Esir, Usdü'l-Gâbe, II, 51, 55).Hz. Hamza, bir gün Peygamber Efendimize gelerek Cebraîl (a.s)'i asli yapisiyla görmek istedigini bildirdi. Peygamberimiz, Hz. Hamza'ya "O'nu görmeye dayanabilir misin?" diye sordu. Hz. Hamza, "Evet, dayanabilirim" diye cevap verdi. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz "otur, öyleyse" buyurdular. Cebrail (a.s.) müsriklerin Kâbe'yi tavaf edecekleri zaman elbiselerini üzerine koymakta olduklari kütüge indi. Peygamberimiz Hz. Hamza'ya "Kaldir gözünü, bak" dedi. Hz. Hamza'ya bakip, Cebrail'in zebercede yesil cevhere benzeyen ayaklarini görünce bayildi. Arkasinin üzerine düstü. Bu olayi Ibn Sa'd Tabakat'inda anlatmaktadir.Hz. Hamza Peygamber (s.a.s)'den su hadisi rivâyet etmistir: "Su duayi hiç birakmayin; "Allahümme inni es'eluke bismike'l-a'zam ve ridvânike'lekber" (Ibn Esîr, Usdü'l-Gâbe, II, 55).Bekir SAGLAM
Kaynak: Sâmil Islam ansiklopedisi

Kaynak

İkizler Burcunda Ay Tutulmasının İçimize Seslenişi

Bugün (28 Kasım 2012 Çarşamba)  saat 16:34 gibi , bu senenin son tutulması İkizler burcunda gerçekleşiyor.

Bu bir Ay tutulması ve 13 Kasım’da Akrep burcunda gerçekleşmiş olan Güneş tutulmasıyla tetiklenen enerji iyice büyüyor; Ay, yeniaydan dolunaya tamamlanıyor aynı zamanda saat 16:47 civarında.

Son günlerde bizler de duygusal anlamda de pek çok şeyi, özellikle de sorgulamalarımızı büyütmüş olabiliriz. Rüyalarımızda korkularımız ya da  derinde kalmış ve kendimizden gizlediğimiz beklentilerimiz ortaya çıkmış olabilir.

Neyi büyütmekte olduğumuzun farkında olalım.

Astroloji matematiğe dayanır. Biz fark etsek de etmesek de, gezegenlerle kişisel ve bütünsel bir matematik hesabı içindeyiz. Tabii ki şu ana kadar vakıf olabildiğimiz bilgilerle. Ve elbette ki, bu ilişki içinde kişisel irademiz çok önemli. Gökyüzü bize hakim değil, esas önemli olan bizim gezegenlerden bize yansınmakta olan enerjilere olan hakimiyetimiz. Bilgi de enerjidir ve gezegenlerden bizlere akmakta olan enerjiler içimizdeki bilgilerle buluşur. O yüzden dönemsel enerjilerden hep birlikte etkileniriz ama hepimizin bakışı, hissedişi ve iradesi farklıdır.

Eski bilgiler açığa çıkıyor içimizde…Hem yürekten gelenler, hem akılla yapılan sorgulamalarımız iç içe…Çok önemli fark edişlerimiz olabilir, ya da önemli kararlarımız tetiklenebilir.

Şu anda ilişkilerle bize yansıyanlara çok dikkat edelim, oldukça önemli aynalıklar var kendimizi anlayabilmemiz için…Karşımdaki kişi bana ne yansıtıyor?

“Ben kendi bencilliğimi, korkumu veya ilişki kurma biçimimi Seninle fark ediyorum! Teşekkür ederim bunun için…” diyor  bir tarafımız biz duysak da duymasak da, diğer tarafımız öfkeli, kırılmış ya da yalnız bırakılmış hissediyorken.

Akrebin derin korkularının ve Oğlağın toplumsal korkularının bize yansıttıkları içimizde büyüyor; gerek rüyalarla gerek ilişkilerle bize geri yansıyor…Ay tutulmasında döngüler tamamlanır, biz de kendi döngülerimizi kapatmaya niyet edelim bu alanlarda.

Venüsyen ve Satürnyen gerçekler, Uranüs’ten yansıyan “ötesi bilgilerle “ sorgulanıyor ve sesleniyor bize Uranüs: “Duygularının içinde kalma, Yüksek Akıldan gelen bilgilere aç kendini. Evrensel bilgilere, ötesi bilgilere aç kendini…Evrenin sistematiğini anlamaya aç kendini…Seni aşağı çeken kadercilikten ve eski bilgilerden özgürleş …Kendi evreninin kumandası sende…Evet, tüm evrenler iç içe ilişkilerde ve hepsi birbirini etkiliyor…Ama her bireysel evren kendi başına güçlü, her bireysel evrende kendi seçimleri var Varlığın, aklı var!  Yürekten geleni  sağduyu ile duyabilen bir Akıl…Varlığına köklen! İçsel gücüne dev bir çapa at…Kendi evrenini sadece sen yönetebilirsin!…”

Akrep’teki Venüs ve Satürn ise Uranüs ve Ay’dan gelen destekle şöyle ifade buluyor içimizde: “Bil ki çok değerlisin…Sevdiklerinin sana değer vermelerine izin ver!  Al o değeri ve Ay’ın Güneşin ışığını yansıtması gibi geri yansıt…Sana gelen değer zaten senden bu zamana kadar yansımış olandır. Herkesin değer verme yöntemi farklıdır, karşındakini geleneksel kalıplardan çıkarak gör! Karşından  yansıyan derin bilgiyi gör!  Değeri al ve geri yansıt…Sevgiyi al ve geri yansıt…Bereketi al ve geri yansıt…Güveni al ve geri yansıt! Karşındakini sana öğretilenlerden ve geleneksel kalıplardan çıkarak gör!...”

Değersizlik, sevgisizlik, güvensizlik, yalnızlık gibi sana dair tüm diğer duygusal döngüleri kapatmaya niyet et kendi içsel gücünü eline alarak…Döngüler kapanmakta çünkü bu tutulma ile…”

Ve devam ediyorlar: “Ama bu döngüleri ‘bilişle’ kapatmaya niyet et…Sevildiğinin, değer verildiğinin, yalnız olmadığının bilişi içinde olarak…Varoluşa şükran duyarak…”

Ay’dan ise pek çok  bilginin yanında akanlar: “Aile bağlarından değil, aile ilişkilerinden değil ama seni geri çeken aile enerjilerinden özgürleşmeye bir kez daha niyet  et…Nasıl olduğunu bilsen de bilmesen de içinde olduğun zorlanmaların bir kısmı aileden ve kök enerjilerinden geliyor hala…Güvensizlik, değersizlik gibi…Bunları yapabileceksin artık eskisinden çok daha fazla! Eski kabukları değiştirme zamanındasın! Hipnozundan uyanma zamanındasın.”

Ve hep birlikte muhteşem bir müzikle koro yapıyorlar içimizde:

“Evreni, kendi iç evreninde kendi araçlarınla anlamaya çalışırsın fark etsen de etmesen de. Kendi evreninde kendi iç sesinle duyarsın Varoluşun seslenişlerini ve Sen  kendi evrenini yönetmektesin!. Açılmakta olan dönemde her sabah hatırla, her akşam hatırla, gün içinde devamlı hatırla ve Ne zaman zorlanırsan  hatırla VARLIĞININ GÜCÜNÜ.  Sadece Kendin ol,  KENDİ VARLIĞINA DEV BİR ÇAPA AT!..Gücünü bir başkasında, korkuda, öfkede, kıskançlıkta, dünyasal hırslarda, dış dünyada kaybetme,  kendinde tut!  O zaman yolunu çok daha net  göreceksin! “

İkizler burcundaki Ay tutulmasının, İkizler’e yakışır şekilde:J) bize bugüne kadar verilmiş ve verilmekte olan  her türlü bilgiyi mutlaka sorgulamamıza, kendi  iç bilgi ve akıl merceğimizden geçirdikten sonra değerlendirebilmemize vesile olmasını diliyorum. Bilgi bizi uyandırmak, geliştirmek ve özgürleştirmek içindir kendine köle yapmak  için değil…


kaynak

28 Kasım 2012 Yay/İkizler Aksı Halkalı Ay Tutulması- Dejenerasyon

"Bana düştü dünyanın derdi, usandım Allah’ım aman, (yeni başladık)
Kıyamet mi kopacakmış aman, keyif benim köy seninse (şüphesiz)
Bunaldım Allah’ım aman, alacaksan al canımı hemen (tereddütsüz)
Hangisi günah hangisi sevap, karıştırdım aman (artık değil)

Cehennem de, cennetin de sensin düşünme.(% 100)
Ona buna bulunacak bahane yok…! (zinhar)..." C.E.-M.Ö.

28 Kasım 2012 Tarihinde TSİ 16:33 itibariyle Yay/ İkizler aksında, İkizler Burcunun 6 ° 41’ derecesinde Halkalı bir Ay Tutulması deneyimleyeceğiz. Tutulumun güzergâhı ise, Alaska, ABD,  Doğu Avrupa’nın büyük bir bölümü, Asya Kıtası, Türkiye, Ortadoğu, Hindistan ve Yeni Zelanda’ya kadar olan bölge. Ülke ve bölge bazı tek tek yazınca epey uzayacak, iyisi mi , aşağıda eklemiş olduğum tablodan tutulumun etki sahasını görebilirsiniz. Birde renklendirdim sizin için, özel bölgeleri. 

YAY/ İKİZLER AKSI – BİLİNÇ-İLETİŞİM- BİLİŞİM-BİLGİ-KÜLTÜREL KAYNAŞMA-KİTLESEL ETKİLEŞİM

“Bilim atom bombasını üretti, fakat asıl kötülük insanların beyinlerinde ve kalplerindedir.”Albert EINSTEIN

Kitlesel etkileşim, Kolektif Bilinç. Subliminal Mesajlar, Zihin Kontrolü... Bu kavramları son yıllarda çokça duymaya başladık, İnsanlığın, Yaratılışın sınırlarını ve ölçüsünü zorlamaya çalışmasıyla, doğan sonuçları gördükçe daha çok duyacağız gibi. Bir anlamda iyi bir anlamda tehlikeli, neyi nasıl kullandığına göre değişkenlik gösteren bu çalışmalar. Alfred Nobel Dinamit barutunu keşfetti, Avrupa’da yapılan savaşlarda kullanıldı ve sonuçları facia idi, savaşa bilmeden katkı yapmıştı. Keşfettiği için pişman oldu ve bugün Nobel ödülleri olarak dağıtılan ve içinde Barış Ödülü de olan, bir tezatlıkla. Albert Einstein, atom bombasının mucidi, nükleer enerjinin babası, 2.dünya savaşı ve sonuç yüzbinlerce insan katli, doğa katli. Einstein, yıllar sonra ABD. Başkanı Roosevelt’e atom bombasının işlevini bir mektupla ayrıntılarıyla yazdığı için pişmanlık duyduğunu söylemiştir, ne derler sizin orada buna “Günah Çıkarma” mı? Oysa o enerji bugün savaş silahı olarak değil ve kontrol altına alınıp tüm dünya insanlığı için kullanılsa enerji sorununun çözümü olabilmekte. Fizikçi değilim, kullandığım terimler hatalı olabilir, anlatımım eksik kalabilir. Olayın özüne odaklandım, sen anladın değil mi vermek istediğim mesajı? Bilgi işte böyledir, Yaşadığımız zaman gibi, biri alır kutsallarımızı pazara çıkarır, bir diğeri para ile satılması caiz olmayan bilgilerimizi ulu orta magazinel boyutta ifşa eder. Salt kutsalımız mı? Hayata dair var olmuş bu zamana kadar getirdiğimiz ne kadar ilmi ve bilimsel gelişmeler var ise, her birinin faydasından ziyade negatif, zararlı olacak boyutuyla daha bilgiliyiz. “Cin olmadan, adam çarpma “ mı diyorlar buna ne sizin oralarda! Bizim buraya henüz uğramadı da bu deyimin rüzgârı, varsa estiriver biraz rüzgâr… Saflığın demode olduğu yerlerdeyiz, batıyor cana!

Teknolojik olarak oldukça ileride, beyin gelişimi açısından, insanlığa hizmet olarak oldukça gerideyiz. Bedenlerimiz süper, hepimiz tornadan çıkmış gibi, tek kalem, botokslar, liposectionlar, hokka burunlar, silikon göğüsler, zafiyet halinde bedenler, trendler, Ruhsal gelişim mi?  ruhsal gelişim merkezlerimiz bile var artık sokak başlarında bazen yan yana dahi olmakta, aynen bizim sokak gibi,  cem marketle, Suat abilerin bakkal gibi… Ekmek yine ekmek ama ambalaj işte paketleme farkı! Çoğu Ruhsal gelişim merkezleri dahi başka amaçlara hizmet etmekte, “Gitmezse, seminerlere katılmazsa, ölecek hastalığı “oluştu. Hele ki 2-3 kere git kurs al, birde gayduru gubbak bir sertifika, al sana yaşam koçluğu, maddi imkânın varsa, bir de yağlısından çevren, iki üç kere de görün medyada, pompalasın medya bilinçlere, yaşam koçu diye, astrolog diye, ruhsal gelişim uzmanı, kişisel gelişim danışmanı, e hoş geldin dejenerasyon çağına. Verdiğin bilgi günlük yaşamda faydalı mı faydasız mı? Var mı bir istatistiğin, var mı bir makalen, var mı bir ele avuca gelen alanınla ilgin katkın? Var mı geleceğe kalacak adamakıllı bir orijinal bilgin? Var mı bir faydası uzun solukta? Ver afyonu uyuştur beyinleri, programlandığı inan üzere olan, yak beyinleri, sana ne ki sonrası…! Arza göre talep değil, Talebe göre arz zamanındayız nasıl olsa değil mi? Talep edenlerin sorunu! Ver cinni bilgileri, ritüelleri, bilmem ne kartlarını sun önlerine, ilk başta faydalı gibi bir yanılsama da sonrası, beyin denilen motoru yakmış binlerce insan, dışı plaza, içi akıl hastanesi gibi olan süslü püslü yapılarda cebelleşip dursunlar sıkıldıkça daha çok kartlar, ritüeller, o iyi gelmedi, bir de bunu denemeler, devam edip gitsin bu dejenerasyon. Sen de aldan, aldandığınla da aldatmaya devam…

Ya yeni jenerasyon? Aileler sürekli şikâyetçi, çocuğumda şiddete meyil var, oğlum içine kapandı, kızım çok asi, konsantrasyon zorluğu yaşıyoruz. Dikkati çok dağınık vs. vs. Televizyonlarda, bilgisayar oyunlarında, sabahtan akşama, akşamdan sabaha, şiddete meyli artıran çizgi filmler, fantastik dünyaların içine giren çocuklar, insan bedenini küçük görmelerini, insandaki enerjiden ve hatta beyinden bihaber çocuklar. Uçan kahramanlar, çelik kollara, demir yumruklara, elektrik kablosu döşenmiş gibi kaslara sahip olan acayip yaratıklar. Hepimizin elinde, son teknoloji gelişmiş, bilişim-iletişim cihazları! Sahi en son ne vakit baktınız çocuğunuzun ta gözlerinin içine? Ne vakit çocuğunuz şöyle içinden gele gele sarıldı öptü, anneciğim, babacığım iyi ki hayatımdasınız diye? Göz-sel iletişim kontak OUT ! Aynı ev içinde bilgisayar üzerinden iletişim IN! Ya gençler? Lady Gaga Kuşağı, insan etleri görüntüsü verilmiş, kan akan kostümler, bohem bir hayat, bilgi-ilim irfandan uzak, insan şeklinden, şemalinden çıkmış yaşamlar… Şarkı sözlerinde bilinçaltına kazınan mesajlar…E gençler ne yapsın! (istatistiğimdir çok yakın arkadaşlarım, azımsanamayacak kadar fazlayız)Akademik kariyer yapmak istiyor, önünde pek çok engel, bir projesi var Akademisyenler tarafından kıskançlığa maruz kalmış, budandıkça budanmış, pek çok genç! İlmi ve fenni faydalı olmak adına çırpınan kurtulmuş bilinci hala saf ve aydınlık pek çok genç şuanda, bir boşluğun, bir bezginliğin içinde. Kapıları tutmuş dinozor akademisyenler (istisnalar var- e onlar da zaten bu ülke sınırlarında değiller örnek: Gönül Tekin- ellerinden öpüyorum), geçit vermiyorlar, hasbelkader geçti mi biri bu kapılardan, yıpratmak adına herbir şeyi yapıyorlar, sonrası beyin göçü! Faili meçhuller, intiharlar! İdealizmin son neferi olarak zordayız ama dayanacağız gençler emi! (Lady Gaga ve türevlerine ilişkin zamanında epey bir çalışmalarda bulunmuştuk, nette ararsanız yerli/yabancı pek çok kaynağa ulaşmanız mümkün. Sadece verdiğim bu bilginin yanındayım diye buraya yazıyorum. Deli saçması diyenler vardır, olabilir? Siz Akıllılar sayesinde geldiğimiz hal bu ise, biz delilerin de katkısı olsun:=)

Velhasılıkelam: güncel olanıyla 2012 fenomeni, hazırlıkları,  korkular, endişeli hal, bekleyiş, dünyanın her bir yerinden mantar gibi toprağın yüzeyine çıkan kimi zehirli kimi yenilebilir cinsten bilgilerle nihayet 2012’nin sonlarına geldik. Kimi kutsal-vahy bilgileri, kimi kadim öğretileri, kimi günlük yaşamın içine dâhil olmuş kavramları, kimi hızla 19.yy sonrası geçmişin bilgisiyle harman olup adına New Age dediğimiz yeni yaşam yeni kavram yeni bilgiler, alışkanlıkların değişmesi, amma iyi amma kötü uçta dünya, “ Bilinç Kıyam-ET’i “sahasına sayemizde girdi e çok şükür. Biz insanız, aklı olan iradesi olan dünya içinde vücut bulmuş bir bakıma en fevkalade bir bakıma en tehlikeli varlıklarız. Hakiki Kıyamet’inde insan eliyle geleceğini düşünürsek bu asırda yaşayanlar bizler, yine kötünün iyisi olan insanlardanız diyebiliriz mi? E o vakit endişeye mahal yok gerçi hoş, biz hazırlıklıyız şimdi kopsa da olur hem de ne güzel olur bir an evvel asıl sılaya vuslat etmek, lakin sevinmeyelim, sizler de korkmayın, o kadar kolay olmamalı ilahi adalet mekanizması bu dünyada da mevcut, daha bir iyice azalım, taşalım coşalım, yaratılmışı, değiştirelim, kendi yarattıklarımıza köle olalım, dünya nüfusu azalsın, kalanlar birbirini yesin vs. vs. vs. yani daha var Kıyamet’e de asıl bundan sonrası ya ateşin içinde suda gibi serin ya da suyun içinde, ateşte yanıyormuşçasına çetin. Ama yine de, Sen rahat ol, kadınım/adamım sen rahat ol emi. Korku yoktur ruhunu ve canını, ecelle randevusu gelmeden çoktan teslim etmişe…  Senin vicdanın rahat ise, değmez sana ne yel, ne de ateş…İbrahim’SİN-dir artık… Ve sen yine Nemrut’un için dua et, vicdan denilen kuvve, Nemrut’un, Firavun ’un yüreğinde de yeşersin, filizlensin de o da tutsun elinden, katılsın bu vel asr yürüyüşüne.(En doğrusunu Allah bilir)

Sesli – Yazılı-İçsel Bir, Öznel Eleştiri:) E Elif, yine ne çok konuştun böyle, bilmiş bilmiş, tencere dibi kara seninki benden kara misali, sütten çıkma ak kaşıksın da sanki! Sen de toysun hala ve sen de çiğsin, sen de ham… Pişeceğiz Elhamdülillah, çabamız buna ya : ) diyelim ve şimdi şu bilgi deryasına, bilinç kıyam-et’ine bi katrede bizden olsun? Sadete gelelim değil mi? Ne kadar da önemli bu tutulumun bizleri nasıl etkileyeceği : )

Tutulumun elementi Hava/Ateş, niteliği değişken, 3.ev ve 9.ev temalarında etkin. Etkisi değişken, ani ve çabuk, kendiliğinden gelişecek olayları barındırmakta. Astroloji ilminde 3.ve 9.ev alanları yukarıda uzun uzun yazdığım konuları içerir, iletişim, bilgi, bilginin kullanımı, yayılması, etkileşim, eğitim, dinsel temalar, toplumun bilgi kanalı olan insanları kapsar. Bu noktadan itibaren, kabımıza, nasibimize göre ve dahi çabamıza göre, bilinçlerimizde kimimize zor kimimize kolay bir temizlenme, bir gözümüzü açma, arınma zamanı diyebilirim. Bunu hayatınızın her alanında düşünün, tortu üzerine tortularla katılaşan, hissedemeyen yüreklerimizi, gözünüzün önünde yığınlarca çapakla görmenizi ve hissetmenizi zorlayacak olan atıkları atmak adına, temizlemek adına, bi’ cesaretle dolacağımızı söylemek isterim. İlişki-eğitim-çalışma hayatı, günlük-güncel sorunlar- geleceğe ait plan ve hayallerimizle ilgili tıkanıklıklar vs. hepsi adına insan yaşamına dâhil olan her alanda gözümüzün önündeki çapağı temizleme zamanı olabilir olumlu yönde bu tutulum enerjisini kullanmak adına adım atarsak şayet. Diğer taraftan, öncesi ağrılı sızılı sonrası ise, iyi ki yapmışım, iyi ki demişim, iyi ki konuşmuşum, diyeceğiniz bir anda gelişen artık sözün yaydan ok gibi fırlayacağı iletişimsel konuları gündeme taşımak adına da olumludur. Sonuçlar menfi ya da müspet, kadere nasibe, çabana kalmış. Hergün kurup kurup düşünüp düşünüp ölmektense, değil mi ama sonuçtan beklentiye girmeden, acı ise de, tatlı ise de gözümüzün önüne bakmak adına güzel bir zaman diyebilirim.

Akrep Burcunda seyreden, Satürn-Venüs Kavuşumu, Oğlak Burcunda seyreden Pluto-Mars kavuşumu ve İkizler burcunda tutulumun başaktörü Ay ile yaptıkları YOD açı kalıbı. Gökyüzünde görülebilecek ilginç bir görünüme şahit olmaktayız. Bu açı kalıbı sekstil açı yapan gezegenlerin, üçüncü bir gezegenle birleşmeyen(150) açıya geçmesi ile oluşur. Yod kalıbı, körlüğü simgeler, sorunun içinde olup çözümü görmemeyi simgeler, sorun büyüktür, hafife alınacak türden değildir, tek başımıza çözüme ulaşmamız zordur, ilahi ya da bir insandan alacağımız yardımla çözümlenmesini simgeler. Yod İbranice 10 sayısına tekabül eder, Harf ’in manası ise, sonsuz olanın, sonlu olanın üzerindeki gücü- El-Tanrının Eli olarak geçer, buradaki el elbette mecazi manada, Bazen işimiz Allah’a kalır ki her işimiz O’nunladır, yine mecazi, kişi hastadır, her türlü tıbbı müdahale yapılmıştır, tedavi sonuçsuz kalmıştır, iyileşmez deyip evine gönderirler, işi Allah’a kalmış deriz ya hani. Vesilesiyle hasta tevafukken ya bir bitkinin köküyle iyileşir hızla, ya da başka bir uzman beliriverir o esnada, Allah’a kalmış ise işimiz kolay da. Aman aman kula kalmasında bu zamanda! Yod kalıbı ilişkiler, sözel iletişimle ilgili alanlarda, özelikle duygusal konularda, körlüğümüzü iyileştirecek, çözümlere kolay ulaşacağımız enerjileri getirecek, yei düzenlemeler içinde kendimizi bulacağımız 6 aylık bir dilimi bizlerin hayatlarına empoze atmak adına dünyaya doğru enerjilerini salıvermiş durumda.

Değişken burçlardan, İkizler/Yay/Balık/Başak işaretinde olanlar ve yine Su Burçlarından, Yengeç ve Akrepte kişisel gezegenlere sahip olanlar ile yükselen , 7. ve 5.ev alanları bu burçları barındıranlar adına gayet iyi çalışacaktır Yod kalıbı. Bozuk ilişkiler, iletişimi kopuk ilişkiler, varla yok arası olan bağlar adına 6 aylık zaman. Ayrılıkta çoğu zaman devadır. Azad etmekte birbirimizi devadır.  Bak Hakk’ın lütfu her anda, olma kör ya hu olma, cidden Gör… Kaderi (muallak dinamik) insanın çabasına bıraktık diyen bir vahyimiz var. Bu kadar sığ olmayalım bu kadar beleşe insanlar değiliz biz Ya Hu. Geliyor önüne fırsatlar, devalar, potansiyeller, etki süresi geçince kaçıp gidiyor, seyreyle vaveylayı sonra… Bir kısırdöngüde, ne anı yaşamak ne de geleceğe umutla bakmak…

Balık burcunda 2018’e kadar insanlığın hem 12.ev havuzunda oluşturduğu ortak bilincini iyileştirecek olan hem de, bireysel olarak dokunduğu beyin frekanslarımıza göre en çokta Balık burcu olanları ıslah edecek, geliştirecek olan, manen arındıracak olan Şiron, şuanda İkizler Burcunda yer alan Tutulmuş Ay ile sert bir bakışta, iyileşmek istiyorsan, yarayı saracaksan, biraz ağrılı olacak diyor. Hekimden sorma, çekene sor demişler, biz de yaraya iyileşsin diye, tuz basarlar…! Acı veren ağrılı bazı dokunuşlara hazır olmalı. Duymak istemediğimiz bir söz, görmek istemediğimiz bir görüntü, belki reddedilmek, belki terk edilmek, belki de terk etmek. Sadece eş-sevgili mi? Hayır elbet, bir şekilde yakınlıklarımızın da testi, kardeşler-arkadaşlıklar- ve hatta ana-baba…

Akrep Burcundan Satürn/Venüs desteğini almış olan Şiron, diğer yanda Yengeç Burcunda seyreden Ceres ile şifalı su üçgeniyle desteklenmiş olan Şiron, Oğlak Burcunda büyük bir patlama ortamına zemin olmuş Pluto/Mars enerjisiyle dönüşüm için zorda olsa gerekli iradeyi kazanmış olan Şiron. 4 Haziran 2012 ‘de Yay Burcunda gerçekleşen, Parçalı Ay Tutulması ile yeni bir hayat ısmarlamış olanları o günlerde tohumlarını atanları bekleyen olumlu gelişmeler ve artık çıktıkları katın biten kaba inşaatı sonrası, iç dekorasyonuna el atma keyiflerince kendilerine göre döşeme zamanı. İlk birkaç ayınız ağrılı sancılı, pek öyle pür neş’e içinde olacağa benzemiyor ama es sabır ile varılırmış es selam menziline, sonrası eğlenceli bakın keyfinize: ) Su ve Toprak Burçları en çokta 1969- 1974-1979-1984 arası doğan Güneş ve Yükseleni bu burçlara tekabül edenler. Hayırlı Ol’sun. (1988-2005 arasında Hava ve Ateş elementinde dünyaya gelenlerde epey bir yara var)…İstatistik adına mail atın emi. Uzun yazmayın, özele fazla girmeyin, detay vermeyin, istatistik adına katkı sağlayın: ). Sadece doğum tarihinizi verin özel çalışmam adına ki sonuçluk bi durum yok, sonuç ne teşhis ne demeyin, sonuç var ki istatistiği için istiyorum.) dekorasyona başladım deyin, başlayamayanlarda olacaktır haliyle herkesin haritası, kaderine çabasına özel! Başlamayanlarla başlayanların arasındaki farkı görmekte, var ise ilmi bir yanı hadsizlik etmeden Elif’e düşer : ) Maliyeye kâtip olacak ya, zaten çoluk çocuk işine de girişmicek, bu ilmi bari büyütsün:) (Behzat Ç. Amirime selamlar :)

(ne kadar da ciddi bir yazıcıyım, anlatıcıyım böyle,:)  lakayt (lakayıt) mıyım ne? Lokavt yapmaktan yeğdir derim:) e ne yapayım şimdi, soğuk mermerlerden hazzetmiyorum, benim yapım bildiğin toprak, kâh sert kâh yumuşak, kâh çamur kâh batak, kâh sulak kâh kurak… tek kalıpta mermer değilim ki buz gibi olacak :) sen de beğenmeyiver beni emi :)

Ve şimdi Ateş burçlarına gelelim, Aslan-Yay-Koç. Yod kalıbından nasibini alan diğer üçlüye. Koç Burcunda uzunca süre seyahat edecek olan (Mart 2011- Mayıs 2018) ve seyri bitince, Boğa burcuna geçtiğinde dönüp arkasına Koç’ların şöyle bir geriye ve an’a baktıklarında vay be, neler neler sığmış bu 7 yıla, ben mi yaptım tüm bunları, nasıl bir değişimdir bu diyecekleri (tecrübe konuşmakta, senden önce balıklara daha evvelsi kovalara sorabilirsin ey Koç: ) Uranüs, hayatlarını şu son günlerde epey bir değişime doğru iteklemekte, Ay koç ve yükselen Koç’lar da bu potada, Ateş burçları Aslan ev Yay’da nasiplerini almakta, Uranüs, İkizler burunda tutulmuş Ay'ın sekstili (60 lık), Akrep Burcunda yer alan Venüs/Satürn'ün ise birleşmeyen, çözüm gereken, düzenleme ihtiyacında olan kör açısı 150’liği. Bir Yod bir Tanrının Eli dedikleri, dışardan müdahaleye açık vesilelerin harekete geçmesiyle açılacak göz işareti. Ateş mensupları Venüs ve Satürn hayatında ciddi ilişkisi olanlar adına, varsa bi' arızanız, artık kaçış yok, Uranüs o elektrikli şok eden, büyülü projektörü tutacak ilişkinize amma bugün amma 6 ay içinde Ay’ın Uranüs’ün 4-6 derecesini tetiklediği her ayın döngüsel takviminde. Netleşecek ilişkileriniz, yola devam ya da tamam. Ateş mensupları 2009 sonrası özellikle aslan ve koç2ların(ay burçları da dâhil) hayatında sıklıkla tuttuğum istatiksellere dayanarak ki 5-10 kişi olsa ona istatistik demem epey fazla, ya kendilerinden oldukça genç ya da oldukça büyük olan bireylerle ilişki potansiyellerini artırdı. Bu yıldızlardan gelen enerjilerin hayatlarımızda nasıl tezahür ettiğinin örneği, Şuanda feminen enerjilerin en yoğun olduğu bu dönem içinde, bu tür Uranüs vari dengesi olmayan ilişkileriniz var ise devam eden, Yod açı kalıbı size çalışmakta. Kesinlikle ve kesinlikle aşırılığa kaçmayın, aklınızın önüne duygularınızın geçmesine müsaade etmeyin, akrep Venüs*Satürn kavuşumu, yani Yod’un parmağı duygularını kontrol et diyor, tutkunun esiri olma diyor, Yaşaman gerekeni yaşıyorsun, bu ilişkilerle gelişiyor büyüyorsun ki yaşın kaç olursa olsun son nefese kadar devam eder gelişim, Kör olduğun noktalar açılıyor çözülüyor birkaç ay sonra gözünün önündeki çapak kalkacak daha net göreceksin, düşüncesiz plansız adım atma diyor. Aslan ev Koç’lar size bunlar emi. Etki sahasına girmiş ve yaşamınızda bunların tezahürünü görüyor iseniz birkaç ay rölanti ve sonra çapak ise temizlenme, deva ise zaten daha mantıklı bir süreç sizinle. Daha açık ve anlaşılır nasıl yazılır bi bilemedim ya şimdi : ) anlayanlar ya yorum yazsın altına ya da kısacık özer, detaya girmeden doğum tarihim budur anladım desin. Anlamayanlara ne olacak elif, diyeceksin demek ki sizin köye uğramamış daha diyeceğim. :)

“Saz tükendi, tel tükendi, ömür dahi tükendi de, kelam tükenmedi.”

Global etkilerine gelince, gelmeyeydik iyiydi, Dünyanın hali meydanda işte, bilmek istemesekte bildiğimiz gibi işte. Bir oyalanma yeri olan bu oylanmanın aslında asıl gelişim ve farklılıklarımızdan tümlenme ve birlikte gelişme yeri olan bu dünyayı, oyalanma merkezinden alıp oyuk oyuk oyduk hep beraber bir güzelce… Ne diyem Mahmut mu diyem. Bildiğin Dünya işte. Bilemedinse bak kendine, insana bak, bana bak bilirsin zaten Global etkilerini. Yazacağım da uzun uzun yine, çok yoruldum be.) Olan Herseyde bir hayr vardır deriz amenna vardır, olmadan daha, niyetlerimiz hayr olsun, güzel olsun, şer dahi gelse Hayrı tez olsun, akıbet hep hayr olsun.

En bi’ Özet: Yukarıya yazdığım herşeyi unut, at çöpe, bu işin asıl hikâyesi ise, Yıldızlardan gelen etkiler, ne kadar inkâr edilirse edilsin, insanı ve doğa yaşamını etkilemekte. Dünyaya gelen insan, gelişmek adına geliyor, neyin gelişimi, bilincin gelişimi, bu bilinç durduk yere mi gelişiyor, hani bir çiçek, suluyorsun suluyorsun, bi parça güneş alıyor tavlı toprağa dikiyorsun da mı gelişiyor? İnsan-ı Kamil dedikleri olgu, bilincin gelişmesi, bilinin çeşitli merhalelerden geçmesiyle, nefsi mertebelerden geçmesiyle, her bir durağa uğramasıyla, kısaca birbirimizle ve dünya ile olan ilişkilerimizle gelişiyor. Yıldız etkileri (gezegen vs.) bizlerin gelişimine katkısı olacak bazen hayr bazen şer odaklı görünümlere sahip oluyor. devr oluyor, devran dönüyor yine aynı noktalara geliyor, aştıysan daha evvelden o dağı sorun yok mükâfatına dönüşüyor, aşamadınsa evvelden o dağı bir kısırdöngüde bir daha bir daha yoklayıp duruyor, bilinç sürekli acı üretiyor, geriliyor, yaşamın diğer alanlarına yansıyor, minik bir sivilce kocaman bir çıbana dönüşüyor. Şimdi bu tutulum sana bu etkileri getiriyor ise bir süresi de var, akıl  /irade ile seçimini yapmak, evvelden aştığın dağa göre senin elinde, 4 Haziran 2012 (1 Hafta+-/ )civarında olan etkilere bak, hayatına bir bak ve şimdi yine düşündüğün, önüne gelen konulara bak. O dönem atılan tohumlara bak şimdi tarlaya bak. Gelen etki bilince ulaştı, bilinç hayal etti, eyleme geçti, gerçeği yaptı, sonuç mu? Şimdi de sonuç zamanı işte. Olumlu ise bilinç bu aşamayı geçti, belleğine + tecrübe olarak deneyim olarak kaydetti, -,eksi ise bu bir şans demek ki, bilinç acı çekmekte şifalanması gerekiyor, yeniden bir daha dene. Kendime diyorum yani kendime: ) gelinim sen de anla ama emi : )


kaynak

Evcilleşen İnsana Uyanış Çağrısı: Geçit

Tıp Doktoru Erkan Sarıyıldız, insanları iyileştirmek için klasik yöntemlerin yanı sıra ruhsal ve enerjetik olarak da yardımcı oluyor. Eğitimini aldığı pek çok yöntemi birleştirerek kendine özel bir iyileştirme yöntemi uyguluyor. Aynı zamanda sevilerek okunan kitaplara imza atıyor. Daha önce “Simurg’un Gözyaşları” ve “Kendime Doğuşumun Güncesi” adlı kitaplarıyla okurlarla buluşan Sarıyıldız, yeni kitabı “Geçit” ile hayatını belli kalıplar içerisinde geçiren, düşünmeyen bir halka hayal kurmanın özgürlüğe giden en temel yol olduğunu hatırlatıyor.

Son romanınız 'Geçit' ilginç kurgusuyla okuyucuyu hemen içine alan bir roman. Masalsı bir dili var ama bir o kadar da seçilen karakterlerin gerçekliği göze çarpıyor. Ne kadar zamanda kaleme aldınız? Kitabın çıkış hikayesi neydi?

‘Geçit’ benim için çok önemli bir kitap. Çünkü yaratım sürecinin içinde olduğum anlarda hissettiğim bir duygunun itici gücüyle başlayan bir çalışmanın ürünü. Kitaplarımı yazarken kurguladığım dünyalarda yaşayan kahramanların kendi hayatlarını sürdürdüklerini ve benim onları izlediğimi hissediyorum. Yazarlık sürecimden önce bir kitap okurken sonunu merak ederken, kitabı yazayım da acaba kahramanlar ne yapacak alanına geçmekten bahsediyorum.

Roman, Z ülkesinde geçiyor ve halk kendine levhalarla sunulan kurallarla yaşamaya mecbur tutuluyor. Ama elbette düşünenler, bu sınırlarla yetinmek istemeyenler de çıkıyor ve macera bundan sonra başlıyor. Okurken günümüz olayları, yaşadığımız sıkıntılar ve pek çok şey aslında kitapla paralellik gösteriyor ve bize ayna tutuyor. Bu kurgu da okuyucu daha bir meraklandırıyor sanki. Bu şekilde yol almanızın özel bir nedeni var mıydı?

Hayali bir ülke yaratıp günümüz yaşantısıyla paralellikler kurmakta amacım okuyucunun kendini dışarıdan görebilmesini sağlamaktı.O yüzden doğası, insan yapısı alışılmışın dışında, iki tane güneşi olan farklı bir dünya yarattım. Ama ister Z ülkesi, ister günümüz dünyasında, hırsları, güce bağımlılığı, otorite merakı ve sistemin dayatmalarının karşısındaki duruşuyla insan aynı insan.

Hayal kurmanın yasak olduğu bir ülkede geçiyor hikaye. Ve hayal kuranların cezalandırıldığı, düşünmenin yasak olduğu ve verilenle yetinmek gerektiğinden bahsediyor. Sizce de biz şu dönemde Z ülkesi insanları gibi miyiz?

Toplumlar, kurumlar yani içinde yaşadığımız tüm sistemler, bizleri evcilleştirerek kendi potalarında tek tip hale getirmeye çalışıyor. Bu kitap biraz evcilleşen insana uyanış çağrısı. Sistem içine entegre olmamız için kendimiz olmaktan uzaklaştırılıp, bireyden çok  bir yapıtaşı, bir hizmetli haline getiriliyoruz. Özgün yapımızdan uzaklaşıp, sistemin devamlılığını amaç edinmeye zorlanan bir güruh halindeyiz.

Kitapta çok güzel mesajlar var. Kitabı ben biraz da George Orwell'in "1984" adlı kitabına benzettim. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Öncelikle benim gibi edebiyata gönül vermiş fakat daha çok fırın ekmek yemesi gereken bir yazarın yazdığı kitapla , insanlık tarihi için çok değerli bir eseri karşılaştırmanız benim için gurur verici. İkisi arasında direkt paralellikler olmasa da ikisinin de ütopik bir dünyada geçmesi ve sistemi sorgulaması konusunda benzerlik kurabiliriz. Ama ‘Geçit’in söylemleri biraz daha varoluşu sorgulayıcı, bireye odaklı, bireyin gücünü eline alması ile ilgili.

Yaratıcı, kahramanına "Ben sizi ortaya çıkaranım... Hepiniz kendi yolunuzu belirleyecek güce sahipsiniz. Hem yaratılan hem de kendi hayatını yaratansınız. Yaşam aslında yaptığımız tercihlerin rotasında giden bir gemi gibidir" diyor. Bu aslında her şeyin de özeti gibi. Yaşam iplerinin kontrolünü artık elimize almanın zamanı mı diyorsunuz açıkça?

Kişilerin artık hayatlarının kurbanı değil efendisi olduklarını anlamasının zamanıdır gerçekten. Böyle gelmiş böyle giderlerin, kaderci yaklaşımların uyuşturucu etkisinden sıyrılıp, ben geleceğimi kendi ellerimle inşa edebilirim düşüncesine geçmeliyiz. Önümüzde uzanan pırıl pırıl boş sayfayı kendi imzamızı atarak yaratmamızın sadece bir kararla olabileceğini bilmeli ve gerçeğimize uyanmalıyız.

Siz aslında iç hastalıkları doktorusunuz ancak reiki ile tanışmanızdan sonra deeksha  eğitimleri da aldınız ve zaten yazı yazıyordunuz bunun üzerine kitaplarınız da piyasaya çıktı ve beğenildi. Şimdilerde bir de "Kendine Doğuş Sınıfı" adıyla insanların içindeki otantik taraflarıyla yüzleşmeleri ve gerçeklerini bulmalarını amaçlayan 3 aylık eğitimler de veriyorsunuz. Çiftlere eğitim farkındalığı, bireysel seanslar, spritüel derinleşme, Deeksha, Theta Healing eğitimleri de veriyorsunuz. Bu alana yönelmenizle ilgili olarak neler söyleyebilirsiniz?

Tıp doktorluğu benim hayat idealimdir. İnsanlara sağlıklarını kazanmalarında bir yardımcı, bir rehber olmak tek istediğimdi. İlerleyen zaman içinde klasik tıbbın ötesinde bütüncül bakışın farkındalığına geçtiğimde ise bu dileğimi daha geniş bir yelpazede sunabileceğimi anladım. O yüzden sadece bedensel değil, ruhsal ve enerjetik olarak da yardımcı olabileceğim bir alan yarattım kendime. Şu anda kendimi daha tam, daha mutlu hissediyorum.

Yakın zamanda gerçekleştirmeyi planladığınız başka projeleriniz var mı?

Projeler hiçbir zaman bitmez. Şu anda yazılı olarak bekleyen iki kitabım var. Bir tanesi benim ulaştığım hayat sentezini anlattığım diğeri de tasavvuf ögeleriyle beslenen, çok değişik kurgusu olan bir romanım hazır. Yeni bir taneye de başladım. Bunun dışında “Theta Healing ile İdeal Kilo, İdeal Yaşam” adlı bir program başlattım. Atölye çalışmalarım, bireysel çalışmalarım artan bir ivmeyle devam ediyor. Müzik adamı yanımı kullanmak istediğim birkaç proje henüz taslak aşamasında. Yine büyük hayallerim olan senaryo ve televizyon programcılığı konusunda görüşmelerim mevcut.


kaynak

Yolculuğu Kim Yapıyor?

Yolculuğu Kim Yapıyor?


Bu yaşam kimin yolculuğu? Diye soruyorum kendime… Güne başladığım her sabah o kadar eminim ki gün bana ait. Dün ile yarın arasındaki bugün, her gün benim yaşam yolculuğumun bir parçası. Hikayeyi de iyi biliyorum, şimdi anlat deseler çocukluğumdan başlayıp her şeyi anlatabilirim. Bu benim yaşam öyküm, bundan daha doğal ne olabilir ki? Tabii, unutkanlıklar oluyor, olsun… İlk birkaç yaşın silik anılarını da anne babamın anlattıkları dolduruyor… Gerisi zaten tüm canlılığıyla zihnimde. İstesem olayları, insanları zihin gözlerimle tekrar görebilir, sesleri ve kokuları tekrar tadabilirim. Bu benim yolculuğum. Diyorum kendime. … Arabadan indim, uzun bir yol oldu, direksiyon başında biraz yorulmuşum. Eve yürürken dönüp arabama baktım, yolda beraberdik… Peki ama, yolculuk kimin yolculuğuydu? Direksiyon başında ben oturuyorsam benim olmalıydı, ama arabam konuşabilseydi belki o da kendi yolculuğunu anlatırdı. Yolu beraber kat etmiştik ne de olsa. … Bedenimin içinde merak ediyorum, direksiyonun başında kim var? Aslında bu yolculuk kimin yolculuğu? İnsan sadece zihin ve beden olduğunda, ruhu unuttuğunda yolculuk yalnızca sana ait zannedersin. Oysa ruh hemen yanıbaşında, sana senden yakın ve seninle beraber yoldadır. Ruh bu dünyada yol alabilmek için bedene muhtaçtır. Beden ise manevi yolculuğunda ruha muhtaçtır. Ruhun uzun yolculuğunu düşününce şimdiki bedenin -bu senin bedenin- geçici bir vasıta olur. Tıpkı uzun yolda sürekli at değiştirmek zorunda olan binici gibi. Atlar yoruldukça yenisine geçmelidir ki hedefe varabilsin. Ruh uzun yolculuğunda hedefe ulaşmayı arzularken beden ona eşlik eder. Arabanın aksine atlar yolculuğu kendilerine göre yorumlar. Bazıları binicileri ile uyumlu, aynı hedefe sorgusuz sualsiz var güçleriyle koşarken, bazıları kendi arzularına kapılır, başka yollara başka amaçlara yönelmek ister. Binici atın iyi olması için ona bakıp gözetir, bilir ki at ne kadar sağlıklı ve zinde olursa yolculuk o kadar kolay ve uyumlu olur. İkisi bütün olduklarında güçlenirler. Binici hoyrat olursa ne ata ne de kendine hayrı olmaz. Ne yol kalır geriye ne de varılacak bir hedef. Her seferinde başa geri döner tekrar denemek için. At başına buyruk olduğunda ise bütünlük bozulur. At, istediği çayırda koşabilir, istediği kısrağa kavuşabilir belki ama hedefsiz ilerleyemez, zevk alsa da olduğu yerde kalmıştır. … Yol almak için bütün olmak gerek. Beden ruhun rehberliğine muhtaç, ruh bedenin deneyim ve duygularına. Yolun yarısı bedene ve bu dünyaya aitse, diğer yarısı ruha ve öte dünyaya aittir. Ne zaman ki insan ruhu unutur, salt bedene odaklanır, o zaman kaybolur. Aldığı ve almayı arzuladığı tüm zevkler bir süre sonra tatmin etmez olur, ruhu duymayan bir beden mutsuzluğa mahkumdur. Beden ancak ruhla canlanır. Ruhu reddeden bir beden için yaşama kavuşmak olsa olsa bir hayalden öteye geçmez. Oysa çok gürültü var, bugün ruhu duymak neredeyse imkansız. Hem içeride hem de dışarıda çok gürültü var… Herkes birşey anlatıyor, doğduğun an sanki yol haritası belli, şablon hayat. Zihnin görevi ağır, haliyle o da çok konuşuyor, yapılacak çok şey var, elde edilecek, sahip olunacak çok şey. Zihin hesap yapıyor, stratejiler üretiyor, çevreyi gözlemliyor, örnekler seçiyor, arzular ve istekler yaratıyor. İnsanın çok işi var bu dünyada. İnsan yanlış yol haritalarında kayıp. İnsan bir o kadar mutsuz. Ruhun dünyası ise sessiz, insan ancak sustuğunda duyabilir. Tüm gürültüleri bir kenara bırakıp sessizleştiğinde ruhun kendisiyle konuştuğunu fark eder. Ruh güzeldir ve güzeli sever. Yaşam iyi ve güzel olsun ister. Güzellik insanın ruhunu okşar. Ruh konuştuğunda güzel konuşur, insana yaşamını nasıl iyileştireceğini, nasıl güzelleştireceğini anlatır. Bütün olmak için ruh bedene, beden ruha konuşmalı. Ruh bedeni, beden ruhu dinlemeli. … Sanki çok uzun zamandır tanıdığın ama hiç yüzyüze tanışmadığın birini görecekmişsin gibi heyecanlı… Bu bedeni seçip onurlandıran kim? Senden bilge olan kim? Senin onu dinlemeyi arzulayacağın günü sabırla bekleyen kim? Seni sen yapan, hep yanında olan ve hiç yalnız bırakmayan kim? Yolculuğun asıl sahibi kim? Şimdi onu duymak için sessiz kalmayı öğrenebilirsin… Ruhunun mevcudiyetine saygı ile dinle… Bil ki ruhun, var olmanın kaynağı, yolculuğunun rehberidir.


kaynak

Biz Aslında Gerçekten Var mıyız?

Sonsuz:
Sevgili Cem, gerek "The Wise" 3. sayısındaki “Olan Zaten Çoktan Oldu”, gerekse de 7. Sayısındaki “Bilgelik ve İllüzyon” konuşmalarımızda döndük dolandık hep aynı noktaya geldik. Bu sefer de bunun üzerinde duralım, ama mümkün olduğunca da “derin” dalalım istiyorum. Anlayan anlar, anlamayan zamanı gelince anlar; ama en azından elimizde bu konuşmalar yazılı metin olarak bulunsun. Meselenin özü şu: Bizler gerçekten var mıyız? Yoksa var olduğumuzu mu sanıyoruz?

Cem Şen :

Sevgili Hasan, öyle bir soru sordun ki, uzun bir monolog yapsam bile bu soruya yanıt vermem tam olarak mümkün olamaz. Bu soruya tam olarak yanıt verebilmemin zorluğu iki nedene ya da gerçeğe dayanıyor. İlk olarak, bildiğin gibi ben zamanımın hemen hemen tamamını eğitim vererek geçiriyorum ve öğrencilerimden bazıları "kapı eşiğinde" duran öğrenciler diye tabir ettiğimiz, "içerde olan öğrenciler"e yani, yaşamda ve ölümde birlikte olduğumuz öğrenciler olmaya hazırlanan arkadaşlar. Bu öğrencilerim benden haftada oniki saat eğitim alıyor ve yılda en az birbuçuk ay, günde ortalama sekiz-on saatin meditasyonda geçtiği inzivalarda bu ve benzeri sorulara yanıt arıyorlar. Dolayısıyla eğer bu soruya burada yanıt verebilseydim bu çabaya gerek kalmayacağı için çok mutlu olurdum. İkinci olarak ise bu soruya yanıt vermek için anlamamız gereken onbeş-yirmi civarında temel kavramdan ilki, herhangi bir deneyim ile onu yaşayanın aynı olmadığının anlaşılmasıdır. Yani bir zeytin ağacına baktığımda zeytin ağacı başka bir şeydir, onun hakkında bir izlenim geliştiren "ben" başka bir şeyim. Bu sebeple de, ben ne anlatırsam anlatayım, birinci elden bir deneyim yaşamadığım sürece bu tür sorulara bir yanıt bulabilmem olanaksızdır. Bu tür soruların yanıtı son derece paradoksaldır ve zaten daha en başından benim ortadan kaldırılmamı gerekir. Yani varolup olmadığım sorusuna yanıt bulmam için önce varlığımı ortadan kaldırmalı ya da başka terimlerle söylersem, kendimi aradan çıkarmalıyım. Tıpkı zeytin ağacını gerçekten görmek için onunla ilgili izlenimlerimi bırakıp onu olduğu haliyle görmek gibi. Bu da tahmin edeceğin üzere belli bir eğitimi gerektiren ve o kadar da kolay olmayan bir şey.

Eğer belli bir nesnel gerçek ile onunla ilgili kafamda yarattığım öznel gerçek aynı olsaydı, o zaman susadığımda susuzluğumu geçirmek için suyu düşünmek yeterli olurdu; fakat böyle olmuyor. Demek ki, nesnel bir gerçeklik olarak su ile, kafamda bir izlenim olarak yarattığım su iki farklı şey. Birisi gerçek, diğeri ise yalnızca bir izlenim. Aynı şey "Ben" için de geçerli. Gerçekte ben olan şey ile onunla ilgili kafamda yarattığım izlenim iki aynı şeydir. Dolayısıyla soruna ustaların yaptığı gibi doğrudan yanıt verip aklını karıştırmak yerine, açıklamalar yapıp yine aklını karıştırarak vereceğim yanıt şu olacak: Ne varız ne yokuz, hem varız hem yokuz.

Sonsuz:

Böyle bir sorunun yanıtını bulmak elbette kolay değil hani? Bu anlattıklarında “Ben” kavramı dikkati çekiyor. Hem var, hem de yok olan Ben kimdir aslında? Yunus Emre’nin dizelerindeki “Bir ben vardır bende benden içeri”deki dışsal ben mi? Yoksa içsel ben mi? Ayrıca zeytin ağacında örneğinde araya giren ben, kuantum fiziğindeki gözlemci kavramı gibi mi? Hani gözlemci sürece katıldığında işleyiş etkileniyordu ya.

Cem Şen :

Ben, en az var mıyız yok muyuz kadar zorlu bir soru Hasan. Bizler, gerçekliği duyularımız aracılığıyla kafamızda yarattığımız bir izlenim olarak anlıyoruz. Yani eğer elmayı koklayabiliyorsam, tadabiliyorsam, dişlediğimde sesini duyabiliyorsam, kokusunu alabiliyorsam, ona dokunabiliyorsam ve onunla ilgili kafamda bir kavram yaratabiliyorsam o zaman elmanın varolduğunu söylüyorum, Klasik Cogito ergo sum (düşünüyorum öyleyse varım) mantığı yani. Aynı mantığın uzantısı olarak, kendimi de duyularım aracılığıyla algılıyorsam ve kendim hakkında "ben" dediğim bir kavram yaratabiliyorsam o zaman varolduğumu düşünüyorum. Yani bedenimi ve düşüncelerimi ben zannediyorum. Bu inanç işime de yarıyor; fakat önemli bir sorunu var: ben dediğim bu duyular yok oluyor, ona bağlı olarak düşüncelerim de yok oluyor. 

Ölüm kaçınılmaz olarak duyularımı da düşüncelerimi de izlenimlerimi de yok ediyor. Bu durumda "ben" dediğim bu izlenimin yok olacağını biliyor ve bunu korkusunu yaşıyorum. Bu korkuyla başa çıkmak için yok olmayacak bir ruh kavramı yaratıyor ve inanca sığınıyorum. Oysa daha ilk baştan, ben olarak algıladığım bu bedenin ve bu düşüncelerin gerçekten de ben mi olduğunu sormuyorum. Bunun çok basit bir nedeni var: gerçeklik asla gerçekte olan şey değildir; gerçeklik, üzerinde hep birlikte el sıkıştığımız ve öyle olmasına karar verdiğimiz şeydir. Sarının, öyle karar verdiğimiz için sarı olması gibi "ben" de öyle karar verdiğimiz için "ben"dir. Bu anlamda gerçek bir ben yoktur. Biliyor musun  Hasan günümüzde hala Papua Yeni Gine'ye gidersen bazı yerliler bir uçağın ne olduğunu bilmezler. Onlara havada uçan bir uçağı gösterdiğinde uçağı göremiyorlar; çünkü kafalarında böyle bir kavram yok. CIA'in hipnozu kullanmasını sağlayan ve yalan makinelerinin icadını olanaklı hale getiren Dr. Cleve Backster'ın yaptığı çok ilginç bir deney vardır. Bu deneyde bir adamı hipnoza sokar ve ona uyandığında kendini görememesini söyler. Adam uyandığında Dr Backster bir puro yakar. Adam paniğe kapılır çünkü gördüğü tek şey boşlukta yanan bir kibrit ve yine boşlukta tüten bir purodur. Bir diğer deneyde ise başka bir adamı hipnoza sokar ve ona uyandığında kızını göremeyeceğini telkin eder. Adam uyandığında kızını göremez ama kızının olduğu yere baktığında ne görür biliyor musun? Kızının arkasındaki saati!

Senin anlayacağın Hasan, gerçeklik gerçekte gördüğümüz şey değil, görmeye koşullandığımız, görmemizin telkin edildiği şeydir. Tıpkı egomuz, "Ben" kavramımız gibi. Dolayısıyla "Ben" dediğimiz ve üzerinde anlaştığımız bu kavram ne kadar çok insan tarafından onaylanırsa o kadar "Ben" diye bir şeyin "varolduğuna" inanabilirim. Bütün tanınma çabalarım, kendimi anlatma çabalarım, önemli olma çabalarım da bundandır zaten. Ben dediğim şey kafamdaki bir düşünceden, bir inançtan başka bir şey değildir ve bu düşüncenin sürekli olarak korunabilmesi için günlğk enerjimin büyük bir kısmına ihtiyaç duyar. Şu an sen yazdıklarımı okurken, okuyucu bu satırları okurken bunu zihinsel enerjisinin belki % 5'i ile yapar, geri kalan % 95'i ise sürekli olarak "ben" dediği bir şeyi düşünmek zorundadır. Bunu uyurken, sevişirken, yıkanırken, hatta meditasyon yaparken bile korumaya çalışır. Bir bene sahip olmak için harcanan çaba 24 saatlik bir çabadır. Her an kafamda kendimle ilgili bir izlenimi korumam ve güçlendirmem gerekir. Bu izlenimin yara almaması için ve güçlenmesi için elimdem geleni yaparım. Eğer bu izlenim hasar alısa beni büyük bir korkuya ve mutsuzluğa iter, güçlendiğinde ise büyük bir mutluluk yaşarım. Sevgili Hasan, Ben dediğim şey yalnızca bir izlenimdir. O nedenle benim en büyük sorunum kendimi hala Cem Şen sanmamdır.

Sonsuz:

Nedense aklıma android cep telefonları geldi sen böyle söyleyince. Onlarda batarya durumunu anlatan bir bölüm vardır ve hangi uygulama ne kadar enerji çekiyor ayrıntılı yazar. En çok enerjiyi çeken de ekrandır. Telefonun haliyle görünen yüzü ve onu ne kadar cicili bicili parlak şenlikli yaparsan, batarya o kadar çabuk tükenir. Böylece telefonun asıl işlevi olan konuşmak veya diğer fonksiyonlar için enerji kalmaz, sürekli reşarj etmek gerekir. Sanırım biz de ekranlarımız için çok enerji harcıyoruz. Bu noktada şu soru aklıma geliyor, peki bizler aslında kimiz ya da neyiz? Ne halt etmeye varız? Ölünce de nereye gidiyoruz? Diyeceksin insanlık tarihinin çözmek için milyonlarca sayfa yazı yazdığı, üzerine dinler ürettiği bu sorulara bir sayfada mı yanıt verebileceğimi sanıyorsun sana? Aynen öyle diyorum bakalım. Başla.

Cem Şen:
Bu sorunu biraz alıntılarla yanıtlamaya çalışayım. Bir Budha olmuş, yani aydınlanmanın son aşamasına ulaşmış olan Bodhidharma'nın yazılarını okursan orada, gerçek beden ve ilüzyon beden diye iki kavramdan bahsedildiğini fark edersin. Bodhidharma bu durumu anlatmak için, her gece rüya gördüğümüzde çeşitli şeyler yaptığımızı ve o sırada o deneyimi yaşayan bedenimizin gerçek bedenimiz olduğuna inandığımızı söyler. Bazen bir gece de 10 ayrı rüya görür ve kendimizi 10 ayrı beden sanırız. Oysa gerçekte 1 tane bedenimiz vardır ve o da uyumaktadır. Aynı şekilde, yaşamdan yaşama sürüklenen ilüzyon bedenlerimiz vardır ama gerçekte bir tane bedenimiz bulunur. Bu bedenimiz bir forma sahip değildir. Bir bedene sahip olmamızın ve daha da önemlisi yaşamlar boyunca, bir hayattan diğerine sürüklenerek "varolmamızın" sebebi, cehaletimizden kaynaklanan varolma ısrarımızdır. Tüm non-dual öğretiler, yani ikilikten uzak olan öğretiler, insanın varolmasının tek sebebininn varolmak için ısrar etmesi olduğunu bilirler. Bu arada varolmak için ısrar etmemek demek yok olmak demek değildir; bu, paranirvana, aydınlanmanın en üst boyutu, vorolmanın da yok olmanın da ötesidir. Ölünce nereye gidiyoruz sorusu, en temelinde bir ilüzyondan kaynaklanıyor. Bu ilüzyon bana yaşam ve ölüm diye iki karşıt durumun var olduğundan bahsediyor. Oysa aslında karşıt durumlar yok süreklilik var. Bedenimiz eskidiğinde, bilincimizin seviyesine göre 31 boyuttan birine gidiyoruz. Bizler insan olarak 4. boyuttayız. Aydınlanmış varlıklar, Budhalar ise 31. boyutun üzerine çıkıyorlar.

Sonsuz:

Yaşamanın temel amacı bu boyutlarda üst seviyelere mi yükselmek mi bu durumda? Hani sürekli bir tekamülden söz edilir ya, herşey tekamül etmek içindir der spiritüellerin bir kısmı. Aslında düşününce çok da değilmiş gibi geliyor. Bu da bir illuzyon değil mi? Sonuçta illa varolacağım çabasını bıraktığında o 31 boyutta da sen varsın zaten. Ama gel de bunu dünyadaki beyhudeye anlat. Şimdi karşıma birisi geçip silahı çekse, tepkim sakince durup "Varolma çabamdan vazgeçiyorum" olmaz herhalde ya da "Ulan şu 31. boyutun ötesinde ne var görür müyüz oraları, bir de niye 31 boyut acep, evren cenabet mi?" diye de düşünmeyiz. O anda amacımız durumdan kurtarmaktır kendimizi. Niye kurtarmaya çalışıyoruz ki o zaman varlığımızı?

Cem Şen :

Varolduğumuzu sandığımız için elbette. Kendimizi beden sandığımız için, öleceğimizi ve ölümün son olduğunu düşündüğümüz için, sevdiklerimizi ve nefret ettiklerimizi bırakmaya hazır olmadığımız için… Bu ve bunun gibi tüm yanılgılarımız sebebiyle silahlı bir adam karşısında korkuyoruz. Bu sebeple ölümden kaçmak için ordular kuruyoruz, silahlanıyoruz, ilaçlar keşfediyoruz… Ölümü engellemek, en azından geciktirmek için elimizden geleni yapıyoruz. İlüzyonun içinde korkmak son derece normal. Budhalığın bir altına ulaşmış, yani 4 aydınlanmadan ilk üçünü yaşamış insanın bile hala endişesi var. Evet belli belirsiz bir endişe ama endişe yine de.  

Yaşamda tekamül diye bir şey yok. Her seviyeden düşmek mümkün. Kaçınılmaz olarak ilerlemek diye bir şey malesef yok. Elbette herhangi birisi varolma-yokolma endişesini gidermek için böyle bir şeye inanmak isterse bunda bir sorun yok. Bırak farklı boyutları ve yaşamları bu hayatta bile gün geçtikçe daha bilge olmuyoruz. Bazıları gençliğinde daha bilge oluyor ama yaşı ilerledikçe korkuları ve bağımlılıklarıyla daha az bilge bir insana dönüşüyor. Yani illa yükselen bir tekamülden bahsedemeyiz. Elbette bazıları o adamın böyle olmasının da tekamül uyarınca, onu deneyimlemek için olduğunu söyleyecektir. Dediğim gibi eğer öyle inanmak isterseniz bir sorun yok. Henüz inanç boyutundaki bir insana anlatılacak bir şey yoktur. Onun bildiği gibi yapması en doğrusudur.   

Tekamül diyebileceğimiz şey ancak yaşam ve ölüm diye bir şeyin olmadığını birinci elden deneyimlemiş, sürekliliği algılayarak zihnin gerçekte ne olduğunu bir an için de olsa görmüş bir insan için vardır. Bu aydınlanmanın ilk aşamasıdır ve "akışa girmek" diye tanımlanır. Aydınlanmanın ilk aşamasını yaşamış bir insan artık anlayışta aşağıya düşmez; onun için tekamül kaçınılmazdır ve Budha'ya göre bu insanın kaçınılmaz tekamülü en fazla 7 yaşamda bir Budha olmakla sonuçlanacaktır. Amacımız asla bir üst boyuta çıkmak değil. Buradaki tekamül üst boyuta çıkmakla ilişkili değil. Boyutlar yukarı çıktıkça daha mucizevi olmalarına karşın halen ilüzyonun içindeler. Aydınlanmış varlıklara göre, insanların içinde bulunduğu 4. boyutu, 11. boyutta bulunan ve kendisi de ağır bir ilüzyonda olan Mara yönetir. Bu boyuttaki varlıklar sahip oldukları güçlerle kendilerini tanrısal sanır ve gerçekliği yönetebileceklerini sanırlar. Mara gibi, kendi yaşayamadıkları deneyimleri insanlar aracılığıyla deneyimlemek isterler. Bu arada bu boyutları gerçek boyutlar yerine insanın bilincinin halleri diye algılamalısın bence. En alt 11 boyutun en avantajlı boyutu bir anlamda nevrozlarla, nevrotik algıyla yönetilen İnsan boyutudur. Tanrılar boyutu 6. boyut olmasına, İnsan boyutundan daha yukarıda olmasına karşın İnsan boyutundan daha avantajlı değildir. Bu boyutta hiçbir sorun olmadığı için ilüzyondan uyanmak için bir çaba da yoktur. Böylece milyonlarca yıl boyunca, daha önceki iyi karmaların sonucu olan zevkleri yaşar ve kaçınılmaz olarak öldüğümüzde hayvan boyutunda doğarız. Bunun sebebi zevkle ve arzularla geçen bir hayatın bilincimizi arzulu bir hale getirerek hayvan boyutuna çekmesidir. Yani gerçek tekamülün boyutlarla bir ilgisi yoktur, bilinçle ilgisi vardır. Kaldı ki boyutları yaratan da bilincin kendisidir.

Sonsuz:

Şimdi aslında bunlar öyle bilgiler ki biraz düşünmek gerekiyor. Mesela 11. boyuttaki Mara'nın insanlığın da bulunduğu 4. boyutu yönetmesi ne demektir? Hani bir teori vardır ya, bu evren dijital bir evrendir; tıpkı "Matrix" filminde olduğu gibi ve bizler de birer programızdır. Şimdi bu sistemin yöneticisi ya da bu oyunu oynayan Mara mı oluyor? Bu çok ilginç bir bilgi. Hani bazen konuşuruz ya aramızda "The Sims"in içinde yaşıyor gibiyiz de peki oynayan kim diye? Bu Mara mı? Bu bağlamda tek tanrılı dinlerin işaret ettiği Tanrı mıdır o aslında? Böyle bir bilgi duyunca insanın aklına bu sorular geliyor? Belki bu da bir illuzyon ama...

Cem Şen :

Bunlar, ne şekilde bakıldığına bağlı olarak inanca dönüşebilirler Hasan. Bir inancın yerine diğerini koymak bizi daha bilge yapmayacaktır. O sebeple bunları bilincin halleri olarak düşünmenizi tavsiye ettim. Örneğin Mara hakkında bildiğimiz şeylere göre Mara, deneyimleri bizim aracılığımızla algılıyor. Bir anlamda kendi yapamadığını bizim üzerimizden deneyimliyor. Bunu bu şekilde bildiğimizde, sevgilim şöyle davransın, çocuğum böyle başarılı olsun, öğrencilerim beni şöyle algılasın dediğimizde, sevdiğimiz bu insanların deneyimlerini kontrol ederek, onların ne hissedeceklerine karar vermek yoluyla kendimiz bir şeyler hissetmeye çalışıyoruz demektir. O an itibariyle Mara bizizdir. Deneyimi, hissi konrol etmeye kalktığım, bunun için sevgi de dahil olmak üzere gücümü kullandığım, karşımdakinin özgür iradesine her müdahale ettiğimde aslında bir tür Mara gibi davranırım. Dolayısıyla oralarda bir boyut ve o boyutta bir konsolun başına oturup bizi yönetmeye çalışan şımarık bir varlık düşünme. Bu çok basit olur. Mara'nın Tanrı ile alakası yok bu arada. Bizim Tanrı dediğimiz şeylerle de alakası yok. Sadece kendisini tanrı sandığını söyleyebiliriz. Bizler de birilerini ya da bir şeyleri kontrol etmeye başladığımızda kendimizi bir tür tanrı gibi hissederiz. Bu anlamda benzeriz. Eğer tüm bu boyutları bilinç olarak algılarsan onları algılaman çok kolaylaşır; çünkü gerçekten de onlar bilincin halleri.

Ruh da en az ilüzyon beden kadar gerçek ve gerçek değil. Biliyorsun ben farklı ekollerin ölüm çalışmalarını yaptım. Farklı ekollerin çalışmalarını yapmış olsam da hepsindeki ana tema aynıdır: Bedenden bağımsız bir ruh yoktur. Buna karşın genedoğum vardır. Ölümü takiben kendimi bir beden olarak hissetmeyi sürdürmemin sebebi bir ilüzyon yaşamamdır  ve zihinsel enerjim tükeninceye kadar bu ilüzyonu korurum. Eğer iyi ya da kötü bağlılıklarım, bağımlılıklarım çok güçlüyse bazen bu formu yüzyıllarca bırakamam. Sonunda halsiz kalıp da bu formu bıraktığımda bir sonraki aşamaya geçerim. Fakat eğer en başından bu dünya ile vedalaşıp, yaşamayı gönüllü bir şekilde bırakabilirsem o zaman daha yüksek bir aşamaya ulaşma şansım olur. Bunu sonucunda bir daha bu boyutta doğmama gerek kalmayabilir ve gerçekliği algılayacağım daha avantajlı bir maddi ya da maddi olmayan boyutta doğabilirim. Fakat bunları konuşmayı pek sevmiyorum Hasan. Bunlar hep insanların inanç oluşturmasına ve bu sayede kendini ilüzyona çekmesine hizmet edebiliyor. Ölüm ve ölümden sonraki ben, yalnızca ilüzyonun devamı olarak var senin anlayacağın. Fakat aydınlanma yolunda çalışırken öyle bir an geliyor ki, bu kimliğinden bağımsız olarak bitmeyen ve sürekliliği olan bir şey olduğunu anlıyorsun. Tabii kelimeler yetersiz olduğu için anlıyorsun dedim ama bu bir kapı açıp bir süreliğine o odaya adım atmak ve sonradan bir daha o odaya gitmesen de orada öyle bir oda olduğunu bilmek gibi bir şey. Ben, bir yaşamdan diğerine sürüklenen bir ilüzyonum. İki yaşam arasında bir tür unutma tarafından ele geçiriliyorum. Ta ki tam ve mutlak aydınlanmanın eşiğine gelinceye kadar geçmiş yaşamlarımı anımsamıyorum. Bazen çok ileri meditasyon ustaları, meditasyonun 7. ya da 8. aşamasında geçmiş hayatlarını anımsayabiliyorlar. Bu durumda bir illüzyon tarafından hayatlara sürüklendiğimi anlıyor ve bu ilüzyondan uyanmanın bir yolunu bulduğumda varlığın ve yokluğun ötesindeki gerçek bene ulaşabiliyorum. Bu dönüşüm oluncaya kadar acı çekmek kaçınılmaz. Kendimi kandıracak, uyuşturacak bir şeşyler bulsam da, eğlence bulsam da, anlamlı bir yaşam ya da öğreti bulsam da fark etmiyor. Budha'nın da öğrettiği  gibi, Mutlak olana ulaşmak için kötü zihin hallerini ve eylemleri terk etmek gerekiyor. Mutlak olana ulaşmak için aynı zamanda iyi zihin hallerini ve eylemleri de terk etmek gerekiyor. Bunların ikisi de bir madalyonun iki yüzü gibiler. Madalyon ise illüzyon. Anlatabildim mi?

Sonsuz:

İllüzyonlardan kurtulup, kendimizin daha yüksek boyutlarıyla tanışabilmek için illa ki gündelik yaşamdan kopup bir tapınağa mı kapanmak gerekiyor? Sürekli meditasyon mu yapmak şart? Günlük yaşamın işleyişi içinden da Buddha çıkmaz mı? Ayrıca Buddha olmak şart mıdır? Böyle bir bilinçteki insan dünyada nasıl yaşar? Ağacın dibine çöker de bir daha kalkmaz mı?

Cem Şen :

Hasan bir rüya görürken uyansan bir daha uyumak ister misin? Bir insan uyandıktan sonra niçin hala ilüzyonun içinde kalsın ki? Sadece çok ender Budhalar şefkatleri sebebiyle öğretmek için ilüzyona geri dönüyorlar; Gotama Budha gibi. Bir Budha'yı bağlayan hiçbir şey kalmamıştır artık. Onun burada ya da orada olması bir zorunluluk değildir. Budha her an ve her yerde olabilir ya da bunların ötesine geçebilir. Bir Budha, Çin terimleriyle bir Ölümsüz artık Karma'dan ve Samsara'dan tümüyle kurtulmuş, özgürleşmiştir. Günlük hayat içinde çok ileri seviyelere çıkmak mümkün ama Budha olmak mümkün değil. Fakat Budha olmak çok ileri bir aşama; bence ilk hedef bu olmamalı. İlk hedef acıya sebep olan cehaleti anlamaya çalışmak olmalı; çünkü o anlaşılmadan zaten Budha olmak mümkün değil. Aynı şekilde insanların uyanmaya da zorlanmamaları lazım. Hazır olmayan birisi için bu imkansızdır ve bazen zarar bile verebilir. Her şeyin zamanı vardır. O nedenle uyanma çağrısı ancak onu duyabilenler için anlamlı bir çağrıdır; onu anlayamayacak bir insana sıkıcı bir angarya, büyük bir zorluk olarak görünür. Uyanmak zor iştir. 

Sonsuz:

En temel soruma yeniden dönmek istiyorum, çünkü bu cidden kafamı çok kurcalıyor? Biz bu dünyada neden varız? Bunun bir amacı, bir misyonu var mı? Yoksa kendimizi amaçsız çok boş hissettiğimiz için mi amaçlar üretip duruyoruz? Amacımız yoksa cidden niye bu dünyadayız ve bu hayatı deneyimliyoruz?

Cem Şen :

Hasan bu soruların hiçbiri gerçekten bir cümleyle yanıt varilebilecek sorular değil. Bir cümleyle yanıt verildiğinde beraberinde bir sürü başka soruları doğuruyor. Niçin varolduğumuz sorusunun tek yanıtı, "çünkü bir yanlış anlama sebebiyle varolmamız gerektiğine inanıyoruz," olur. Evet görevlerimiz var, evet kaderimiz var… Fakat sen varolmak dediğinde yalnızca bu dünyayı algılarken ben varolmak dediğimizde tüm varoluş boyutlarını anlıyorum. Sana verdiğim yanıtlar, tüm varoluş boyutlarını dikkate alarak verdiğim yanıtlar.  Yaşamlar içinde ilerlerken misyonlarımız oluyor, borçlarımız va alacaklarımız oluyor; bunlar önemli. O nedenle sorunu hangi düzeyden sorduğuna bağlı olarak yanıtım değişecektir. Eğer yaşam-ölüm düzeyindeyse misyon vs gibi kavramları konuşabiliriz ama aydınlanarak tüm boyutlardan kurtulmaktan bahsediyorsak o zaman başka bir lisanda konuşmalıyız. O nedenle büyük resimden bakarak konuşursak sana söyleyebileceğim tek şey, bir ilüzyon içinde yaşadığımız. Bu illüzyonun içindeki iyi ve kötü, güzel ve çirkin her şey de bir ilüzyon. İyiyi tercih etmek elbette güzel ama bizi hala ilüzyondan çıkarmıyor. Unutma, bu tartışmalar ruhsal alanın en zor tartışmalarıdır ve gerçekten normal mantık yöntemi ile açıklanamazlar.

Yaptığımız her eylem, iyi ya da kötü olması fark etmez, bizi doğum-ölüm-yeniden doğum çarkına bağlıyor. O nedenle iyi eylem bizi bu yanılgıdan kurtarmıyor. Bununla birlikte iyi eylem, bizim avantajlı bir bilinç düzeyine ulaşmamıza yardımcı oluyor. Bu bilinç düzeyi ise ilüzyondan uyanmamıza yardımcı oluyor. Yani iyi eylem faydalı ama halen yetersiz. Tam uyanma için iyiden de kötüden de vazgeçmeyi öğrenmek gerekiyor. Dolayısıyla belki hayatının temel amacı olarak iyiyi, ışığı ve doğru işlevi olan şeyi seçmek iyi bir yöntem olarak kabul edilebilir. Doğru eylem her şekilde iyi sonuçlanacaktır. Bu da mutlakta, gerçeği anlamanı sağlayacaktır. Herhalde bir varlığın gerçeğin ne olduğunu anlayıp uyanmasından daha öncelikli bir çaba olamaz.

Sonsuz:

Cem ben bu sohbet için çok teşekkür ediyorum. Ne kadar konuşsak da dibini bulmamıza imkan yok. Bize üzerine düşünecek çok şeyler verdin. Çok teşekkür ederim.


kaynak

Akrep Dönemi ve Güneş Tutulmasının Ruhsal Etkileri

Akrep Dönemi ve Güneş Tutulmasının

Bu gece (13 Kasım’ı 14 Kasım’a bağlayan gece yarısı) saat 00:12 gibi Akrep burcunda Güneş tutulması gerçekleşiyor.


 Ekim ayında Satürn gezegeni yaklaşık 2.5 senedir yaptığı Terazi burcu transitini sonlandırarak Akrep burcuna girmişti. İlgili olan arkadaşların bildiği gibi, yine yaklaşık 2.5 sene kadar sürecek olan bir transiti içindeyiz Satürn’ün. Bu seferki yolculuğu Akrep burcunda. Satürn burada 2015  Eylül ayına kadar misafir olacak. Ve hepimiz bu misafirlikten payımıza düşeni almaktayız. Bu gece  Akrep burcunda gerçekleşecek tutulma ise, Satürn’ün henüz başladığı ama bir süredir işaretlerini verdiği yolculuğu ve gitmekte olduğumuz dönemi bir anlamda tetikliyor. NASIL BİR TETİKLEME BU? Hep beraber yaşadıkça göreceğiz. Ancak doğum kanallarımızdan çıkarak yeni bir yaşama doğru yol alıyoruz. Hem bireysel olarak bulunduğumuz rahimlerden çıkıyoruz, hem de toplum ve ülke olarak ve hatta belki de dünya olarak tek bir ortak rahimden çıkıyoruz. Ancak Astrolojik olarak bu yeni doğum asla tek bir günde değil, kendi kozmik zamanı içinde gerçekleşecektir. Önümüzde 2.5-3 senelik yeni bir dönem açılmakta. Belki kimimiz erken doğabiliriz, kimimiz de sezaryen ile alınmayı bekleyebiliriz:J) Ve elbette ki, bahsettiğimiz  bilinç seviyesinde gerçekleşmekte olan bir doğumdur. Farkındalıktır. Doğum kanallarında gerçekleşen,  eski kalıplardan, korkulardan, iç ve dış engellerden, iç yıkımlardan özgürleşebilme yolculuğu ve bunun sonucunda bir anlamda ruhsal olarak yeniden doğmaktır! Satürn’ün Akrep burcu transiti Terazi’de olduğu gibi değil, daha keskin! olacaktır Arkadaşlar. Zaten pek çoğumuz bunun etkilerini hissetmeye başladık. Akrep burcunda gri yoktur…ya beyazdır, ya siyahtır Akrebin bakışı. O yüzden keskin bir kılıç gibidir bazen, bir cerrah  gibidir, keser-alır.  Bir binanın temeline indirilen balyoz gibidir. Bazen bir buldozer gibidir, yıkar geçer. Ancak, gerektiği zaman açığa çıkar bu güç. Eskiyi yıkıp yeniyi getirmek içindir. Öyle yapılmalıdır. Varoluş şekli böyledir. Gezegeni Pluton doğum kanalında olan bir bebek ile resmedilir. O kanalda olmak ne kadar zorsa da, çıkışta bizi tutmak için bekleyen sevgi dolu eller vardır! Satürn’ün Akrep transiti döneminde, bugüne kadar tutunduğumuz  ve artık bizimle aynı titreşmeyen çok önemli bazı hususlar değişecek ve dönüşecektir ihtiyacımız doğrultusunda. Eğer gerekiyorsa yerle bir olarak da değişebilir. Bugüne kadar olandan çok daha güçlü bir özgürleşme dönemi  ve belki de henüz farkında olmadığımız bir doğum içindeyiz. Bu geceki tutulma ise  başlayan yeni dönemin enerjilerini tetikliyor sevgiyle.  TEK BAŞINALIK MI YALNIZLIK MI? Tek başınalığımızı çok iyi anlayabileceğimiz bir döneme girdik. Pek çoğumuz Akrep burcunun yansıttığı konulardan biri olan yalnızlıktan  korkarız ya da korkmuş olduğumuzu bu günlerde fark ediyoruz. Belki kendimizi yalnız ve çaresiz hissediyor olabiliriz kalabalıklar içinde bile. Anlaşılmadığımızı, desteklenmediğimizi, kabul görmediğimizi, sevilmediğimizi düşünüyor olabiliriz. Yalnızlık bir duygudur ve yaş gibi ya da pek çok başka dinamikle beslenir. Oysa TEK BAŞINALIK bir oluştur. Dünyaya gelirken doğum kanalında tek başımıza idik.  Bu dünyadan göçerken de tek başına olacağız. Ama gelirken yalnız olmadığımız gibi, dönerken de yalnız olmayacağız. Varoluşla bir arada olacağız çünkü. Tek başınalık bir oluş, bir gerçektir…Varlığımızın gücünü bize gösteren bir oluştur. Ruhumuzla, özümüzle olan bağlantımızı bize gösteren bir oluştur. Orada tamamen bireyseliz, tekiz. Bir problem ya da bir hastalık yaşarken, onu tek başımıza yaşarız aslında ve bunun başka türlüsü de mümkün değildir. Ama yalnız yaşamayız. Yanımızda hem sevdiklerimiz hem de bizim gibi deneyimleri olan başkaları vardır, hem de evrensel destek… Tek başınalığımızda seçimimiz yoktur. Oluş böyledir çünkü. Ama yalnızlık duygudur, farkında olduğumuz ya da olmadığımız seçimlere de bağlıdır aynı zamanda.  Tek başınalık içimizdeki Tanrısal gücümüzle bağlantıdır! Tek başınalığımızı ne kadar sahiplenir, ne kadar farkında olursak, yalnızlıktan da o kadar az  etkileniriz. Aslında yalnız olmadığımızı da fark ederiz. İşte Akrep dönüşümleri yaşarken, bu farkındalığımız önemli olacaktır Arkadaşlar. Akrep tek başına dönüşür! Akrep problemlerini ya tek başına çözer ya da çok güvendiği sınırlı sayıdaki kişilerle. İçimizdeki güce güvenmeyi öğreneceğiz bu dönemde, Akrep bunu bilir çünkü. Varoluş içindeki tek başınalığımızın gücünü fark edeceğiz. Bunun için de, bizi en mükemmel versiyonumuzu gerçekleştirmekten alıkoyan içsel engellerimizi hiç olmadığı kadar keskin bir biçimde fark edeceğiz… zaten etmekteyiz. Deneyimlemekte olduğumuz her şeyin  bizimle ilgili olduğunu, içte ve fark etmediğimiz alanda yani karanlıklarımızda ve tabii aynı zamanda aydınlıklarımızda gerçekleştiğini  keskin bir şekilde fark edeceğiz.  Bunun için de Akrebimizi tanımalıyız! AKREBİMİZİ TANIMAK Öz burçları, Ay burçları ve Yükselen burçları Akrep olanlar en çok tanıyanlardır Akreplerini…ya da Akrep burcunda önemli oluşumları, gezegenleri olanlar. Ya da Pluton gezegenlerinin seslenişlerini sürekli duyanlar. Kolay değildir Akrep etkisi altında yaşamak ama aynı zamanda çok da güzeldir. Gizemlere çekilmektir. Bazen kendi karanlıkları içinde kalmayı istemektir ne kadar anlaşılmaz gelse de başkalarına. Kendi kendine dönüşmektir. Kendi kendini ameliyat etmektir. Soluksuz kalıncaya kadar denizin karanlıklarına inmek  bazen,  tekrar suyun yüzüne çıkacağını bilmek ve bunun zamanını muhteşem bir şekilde ayarlamaktır. Güçtür Akrep. Dönüşümün gücünü en dip noktasında hissetme arzusudur. Sadece kendi karanlıklarını değil, tüm karanlıkları bilmektir içinde ve bu bilişle karanlığın içindeki aydınlığı ortaya çıkartabilme gücüdür! En muhteşem tarafıdır bu. Akrebimizi tanımak, içimizdeki siyah kuğu ile yüzleşmektir bir anlamda. Siyah Kuğu adlı film harika bir şekilde anlatır bunu. Seyretmesi oldukça zor bir filmdir.İçimizde sadece masum beyaz kuğu değil aynı zamanda siyah kuğunun da olduğuna işaret eder. Ne kadar zorlandıysak seyrederken filmi, belki de o kadar göz ardı ediyoruzdur siyah kuğumuzu. Biz siyah kuğumuzu fark etmeyip ret etmeye devam ettikçe tüm zorlukların ve yıkımların dışarıdan geldiğine inanmaya da devam ederiz. Kendimizi  çok masumJgörerek, dışarıdaki düşmanı, dışarıdaki fettanı yok etmeye çalışırız. Ama aslında yok etmeye çalıştığımız kendi içimizdeki siyah kuğudan başkası değildir! Akrebimizi tanıyalım! Siyah kuğumuzla barışalım. Onun üzerimizdeki saklı! gücünün farkına varalım.  Farkına varalım ki, bize içeriden ve dışarıdan yıkımlarla yansımasın. Karanlıklarımızı sevgiyle aydınlatma zamanı olsun. Siyah kuğumuzu sevgiyle kabul etme zamanı olsun.  O da beyaz kuğu kadar muhteşemdir…. Korkuyla, kıskançlıkla, güç savaşlarıyla, yıkımlarla, hastalıklarla vs. ortaya çıkması gerekmiyor. Onu fark edelim, kendimizi de başkalarını da yıkmaya uğraşmayalım. Kendimizi de başkalarını da suçlamayı bırakalım artık, karanlıkları kabul edemediğimiz ya da affedemediğimiz için. Siyah kuğumuz da beyaz kuğumuz kadar muhteşem içindeki saklı ışığı görebildiğimizde…Satürn’ün Akrep transitinin bize öğreteceklerinden biridir bu. Tanıyalım ki, onu yüksek seviye akrebe çıkartalım…. Şifacıya, Korkmadan küllerinden yeniden ve yeniden doğabilene, Gerçek gücün dış dünyada değil sadece ve sadece kendi içinde olduğunu bilene! KARANLIĞIMIZIN İÇİNDEKİ MUHTEŞEM IŞIK Karanlığımızın içindeki muhteşemliği ve ışığı fark edelim, yıldızları ve Ay’ı gecenin muhteşem karanlığında fark ettiğimiz gibi. Daha önce görmediklerimizi görebilme zamanı geliyor, ki o alan karanlıkta olduğumuz alandır.  AVATAR’ ı hatırlayalım. Karanlıkların içindeki IŞIĞI nasıl da yansıtıyordu. Karanlıktaki güzellik pırıl pırıl parlıyordu. Yeter ki biz korkmayalım bilmediğimiz alanların aydınlanmasından. Bundan kaçış yok…her türlü aydınlanıyoruz gittiğimiz dönemde. Sanki ışığı arayan her birimiz, okyanusun en derinlerine dalıyoruz birlikte…içsel ışığımız parlıyor…her birimiz fener gibi aydınlatıyoruz bulunduğumuz yeri…ve ortak aydınlığımız birleşerek denizin en dibindeki karanlıkları aydınlatıyor. Binlerce dalgıcın fener tutması gibi denizin dibine…Orada belki de bu güne kadar ulaşmadığımız bilgilervar!  Orada kendimiz varız! Bu dönemde belki sadece karanlık tarafı görebiliriz deneyimlerimizde. İşte o zaman denizin dibindeki aydınlığı hatırlayalım, Avatar’ı hatırlayalım, Siyah Kuğu’yu hatırlayalım ve o deneyimin içindeki ışığı görmeye açalım kendimizi…Bunun için yardım isteyelim. AKREBİMİZDEN YANSIYAN KORKULAR Hiç birimiz korkulardan tamamiyle özgürleşemedik henüz, kim bunu iddia ediyorsa önce kendine yalan söylüyordur. Neyi kabul edemiyoruz hala? Kendimizle, bedenimizle, sağlığımızla, ailemizle, partnerimizle, işimizle, parayla, sevgiyle vs ilgili neyi kabul etmekte zorlanıyoruz? Sağlıkla ilgili bir konu ise örneğin, onunla onu kabul edemeden savaşıyor muyuz, görünüşte çok iyi ve çok kabulde gibi iken? Genetik hikayelerimizle bize yansıma potansiyeli olan gerçekleri (ruhsal ya da bedensel) ret mi ediyoruz korktuğumuz için? Hastalıktan ve ölümden çok mu korkuyoruz aslında, hiç önemsemiyormuş gibi gözükürken? Birliğe, bütünlüğe inanmıyor muyuz aslında, çok inanıyor muşuz gibi yansıtırken kendimizi? Ya hepimizin içinde olan sistem korkusu? Sistemin eline düşmek hastanelerde, adliyelerde? Ki, bu korkularımızla şu andaki sistemi biz var etmiyor muyuz? Parasız kalmaktan, yaşlanmaktan ve birilerine muhtaç olmaktan, yalnız ölmekten, sevdiklerimizi kaybetmekten, cinsel yetersizlikten, sevilmemekten, kabul edilmemekten, yakın olacağımız ilişkiler kurmaktan, Dünyanın 21 Aralıkta yok olmasından ya da karanlıkta kalmasından, çok mu korkuyoruz aslında, hiç bunları dışa yansıtmasak da? Kendimizi ne kadar tanıyoruz? GERÇEĞİMİZ NE? Satürn gerçekleri bize gösteren bir gezegen, Akrep ise en derindeki gerçeklerdir. Henüz bilinmeyen gerçeklerdir. Satürn’ün 2.5 yıllık Akrep burcu transiti hem kişisel, hem de toplumsal, dünyasal, evrensel gerçeklerle buluşmamıza, bazı alanlarda ise yüzleşmemize vesile olacaktır. Zaten pek çoğumuzda başladı bu yüzleşmeler. Sıkı sıkı tutunduğumuz ancak bizi artık beslemeyen kalıplarımız ve inandıklarımız yerle bir olmaya başlıyor. O kalıplar ve herhangi bir konudaki inançlar, ki bu ana kadar bizi biz yapan can simitleri, binamızı ayakta tutan sütunlar onlar; bir olay, bir arkadaş, bir sağlık problemi, aniden gelen bir aşk ya da başka bir konu ile, Ne veya Nasıl olduğu kişiye göre değişerek yıkılmaktalar. Yıkılan kuleden düşüyoruz sanki, yerle bir oluyoruz. Şaşkınca kalkıp etrafa bakıyoruz sonra. Belki en zayıf saydığımız bir yönümüzü sevdiğimize açıkça göstererek düştük kuleden…Belki inadımızı kırarak bir konuda, belki de hep bir gözümüz kapalı dolaştığımızı fark ettiğimizden ya da ölüm korkusunu ret ettiğimizden, belki sistemin para ile dayattığı güce boyun eğerek, çok yorulmuş olsak da hala köle gibi çalıştığımızı fark etmekten kim bilir… Ama düştük işte kuleden. Gerçeğimizi fark ederek. Bizi kuleden düşürecek kadar güçlü bir yıkılış…yerle bir oluş…Şimdi ben Nasıl eski Ben olacağım? Kimim ben? Beni var eden sanal güç nerede? Artık köle olamıyorum istesem de! Oysa öyle var oluyordum! Artık çok açığım sevdiğime! Oysa kendimi gizleyerek güçlü kalıyordum. Artık ölüm ve kaybetme korkumu fark ettim! Oysa bu korkuyu göz ardı ederek ayakta kalıyordum… Evrensel sistem ve Akrepteki Satürn ise çok mutlu bu yıkılışlarımızdan. Bunu yaşamakta olanlarımız, ya da Akrep burcu etkisinde olanlarımız biliyor. En dibe vurup öyle yukarı çıkar Akrep. Yolun sonunu mutlaka görecek. Şafaktan önceki en karanlık “an”a kadar bekleyecek. Çünkü sonra mutlaka Güneş yeniden doğacaktır, Akrep bunu bilir. Biz de kuleden düştükten sonra, önce çok şaşkın olacağız. Belki günlerce ağlayacağız, çünkü çok önemli bir parçamızı bıraktık o enkazda. Eksik hissedeceğiz. Kendimizi kendimiz gibi hissetmeyeceğiz hatta! Adlandıramadığımız bir duygu olacak içimizde, bize çok yabancı olan. Yaralarımızın kabukları kalkmış gibi olacak. Kimse dokunmasın isteyeceğiz o alana. Kendimizi içimize kapatacağız belki bir süre.  Ta ki şafak yeniden sökene kadar… Sonra gülümseyerek gökyüzüne bakacağız. İyi ki açmışım kendimi sevdiğime diyeceğiz. Bu zayıflık değilmiş ki…Bu gerçek güçmüş! Kim öğretmişti bana bunun zayıflık olduğunu? Belki de hatırlamayacağız bile…Ne önemi var zaten artık…İyi ki düşmüşüm kuleden diyeceğiz. Geri dönüp bakacağız ki, kule zaten hiç var olmamış! Korkmayalım gerçeklerimizle yüzleşmekten, korkmayalım kulelerimizin en tepesindeki güvenlik alanımızdan yere düşmekten. İstesek de istemesek de bunu yaşayacağız hep birlikte. Dönem hiç olmadığı kadar aydınlanma dönemi çünkü. Ve ister Yaradan’dan, ister Meleklerden, ister Rehberlerden, ister Özümüzden, ister kendimizi beynimizin çok daha yüksek kapasitesine açarak, bize akmakta olan yardımı fark edelim. Tek başımıza ama asla yalnız olmadığımızı, aynı Kaynaktan var olduğumuzu hep hatırlayalım!, VE TUTULMA İLE YENİ BİR YARATIM 12 Kasım’ı 13 Kasım’a bağlayan bu gece yarısı önemli bir tutulma gerçekleşiyor. Her Güneş tutulması bir yeniaydır. Yeni aylar zaten yeni başlangıçları, yeni enerjileri tetiklerler. Güneş ve Ay aynı burçta, aynı derecede birleşirler ve dişi-eril bütünleşmesinin gücüyle yeni bir tetiklenme olur Benliğimizle olan bağlantı kablomuz yerinden çıkacak ve yeniden takılacak sanki bu tutulmada. Bir doğum tetiklenmekte. Akrep, küllerinden yeniden ve yeniden doğan bir burçtur. Bizim de yeni bir doğumumuz tetikleniyor ve bu doğum kendi ellerimizle olmakta olan bir doğum. O yüzden Akrebimizi tanıyalım. Siyah kuğumuzun kabul edildiğindeki muhteşemliğini fark edelim. Hepimizin içinde yeni bir yaratım isteği var ancak niyetlerimizin arkasında hangi duygularımız olduğunu fark edelim. Öfke, korku, sahip olma ve tutma, yok etme, kıskançlık, önemli olma, vs, ya da sevgi, saygı, karşılıklı özgürlük, birlik, kendimizin ve bütünün tekamülü…Niyetlerimizin ardındaki gerçek duygularımız ne ise  o duygularla tetikleneceğiz… MERKÜR RETROSU’NUN YARDIMI 27 Kasım’a  kadar Merkür retrosu deneyimliyoruz. Bildiğimiz gibi, Tanrıların Habercisi olarak adlandırılan Merkür’ü geri gidiyormuş gibi hissettiğimiz zaman dünyasal iletişimde problemler yaşayabiliriz. Aslında Merkür madde aleminden ve yatay iletişimden, mana alemine yani dikey iletişime çekilmiş gibidir. Bize yaşadığımız her problemin içindeki gerçeğimizi görebilmemiz için yardım etmektedir. Bu tutulma gecesi Merkür retrosu evrenden bir hediye sanki! Çünkü niyetlerimize, yaratımımıza Özümüzden, Ruhumuzdan gelen ışığı, bilgiyi, gerçeklerimizi katabilme potansiyeli veriyor bize…Dikey iletişim, Dikey gelişim ve tekamülü hatırlatıyor! Bunu değerlendirelim. Kim olduğumuzun, Özümüzün, Evrenin desteğinin farkında olalım…Realitemize özümüzün bilgeliğini katalım. NASIL BİR DOĞUM SEÇİYORUZ? Tutulma ile yeni bir doğum tetikleniyor. Akrep burcunun karşı burcu olan Boğa, Akrebin yeni doğumunu maddeleştirecektir zaman içinde.  Kimimiz yeni gelen bir bebekle, kimimiz aşk ile, kimimiz bir ilişkinin sonlanması ile, kimimiz bir işin sonlanması ya da başlaması ile, kimimiz şehir-ülke değişikliği ile, kimimiz sağlık konularıyla, kimimiz maddi konularla, kimimiz çok yeni gerçekleşen özgürleşmelerle gidiyoruz doğuma belki de.  Nasıl bir doğum seçtiğimizin farkında olalım. Tam teşekküllü bir hastanede etrafımızdaki tüm destek ekibiyle suda doğum mu? Yoksa günlerce sancı çekerek zor şartlarda, zor bir doğum mu istiyoruz? Hiçbir doğum kolay değil ancak  Akrebin şifacı yönünü, yüksek bilincini sahiplenelim ve kolayca kalkalım ayağa. İyi koşullarda, iyi bakılarak, şifalandırılarak, destek ekibiyle birlikte yapalım doğumumuzu önümüzdeki dönemde. Destek ekibi hazır olarak bekliyor bizi…Fark edelim lütfen. Akrep burcunun yönetici gezegeni Pluton Oğlak burcunda ilerlemekte ve  tüm korkuları, gereksiz mecburiyetleri, kuralları ve kalıpları, bize öğretilen tüm dünyasallıkları, elimizi kolumuzu bağlayan geleneksel bilgileri, sistemin acımasızlığını dönüştürerek katkıda bulunmak istiyor gelmekte olan yeni doğumumuza... onu duyabiliyor muyuz? Ona onay veriyor muyuz kişisel sistemimizde? Satürn ise hiç fark etmediğimiz ya da bilmediğimiz iç ve dış gerçekleri(mizi), iç ve dış yeni bilgileri(mizi) bize göstermek üzere kolları sıvadı, ya gösterecektir ya da gösterecektir…ikisinin ortası olmaz, hele Akrep transitinde…Her şey kendimizin ve bütünün en yüksek ihtiyacına yönelik olacaktır. Sadece uyanık ve belki de hiç olmadığı kadar ve güven duyma zamanıdır. Akrep enerjisini kullanmanın en önemli yollarından birisidir güven çünkü; kendine, dünyaya , değişimin işleyişine-yaşamın ölümden türediğine, varoluşa, Ben olan Ben’e güven duymak… Yeni dönemimizde Akrebimizi tanıyabilmemizi ve sevgiyle sahiplenebilmemizi;  hep birlikte, el ele çok özel bir yolculuk yaptığımızın  farkında olabilmemizi diliyorum.


Serpil Doğançay



1964 yılında İstanbul’da doğdu. İstanbul Alman Lisesi ardından Boğaziçi Üniversitesi Mütercim Tercümanlık bölümünde 2 sene okuduktan sonra Turizm ve Otel Yöneticiliği Programına geçiş yaptı ve oradan mezun oldu. Spiritüel konulara olan ilgisi 1995 yılından itibaren hız kazandı, bu güne kadar ruhsal konularda çeşitli çalışmalara, seminerlere, eğitimlere katıldı; hala büyük bir aşkla, içinde bulunduğumuz enerjiler altında, astroloji ile olan yolculuğuna katkıda bulunacağına gönülden inandığı çalışmalara katılmaya devam ediyor.


kaynak

Etiketler

acı affetme Affetmek aile akıl Alglamada Anlatm Aramak ARINMA Aroma Astroloji Astrolojik Aynalar Bahar başkaları Bayram beden Beden dili Bedensiz BEREKET beyin Beyinde Beyni Beynin Beyniniz bilgi bilim bilimsel bilinci Bilincine bilinçaltı Bilmek birey Bitkisel bolluk BOLUK Burak cümle çekim dalga damla Davet Deerlerimizin degerli Deniz Depresyonun DERSLER Detoks Dikkat Dilek Disgrafi Disleksi düşünce Egoist egzersiz EGZERSZ ekmek eleştiri. öfke emsimizi enerji Enerjilerinin Epifiz Eruhunuzu evlilik evren fayda FAYDALANMAK FAYDALARI Felsefe fizik fiziksel Fregoli frekans garip GCJoseph Gcyle geçmiş Gelecek geliim gerçek GERDE gerilim Gidecek Gizemli gizli güven güzel harika Hasta hastalık Hastalklar Hayal Hayallerinizin hayat Hayata HAYIRLI Hikaye Hiperaktivite Hipnozu hissederim Holografik Hologram Hoşgörü hoşgörüsüzlük huzur huzurlu Illuminati ilâc ileti İletişim inanç insan insanlar Kabala Kadim kaos Karanlk kavga kelime Kelimeler Klasik korku Korkular KORUMA Korunma Kristaller kuantum Kuantum Fiziği kurallar Kyamet liste LKLERMZ madde Makbul MEKTUP Melek Merak Mevlana Mevlanann Mezar Mftolunun Moloküler mucize Mucizeleri MUTSUZ NAMASTE Nazar Nefret neşe Niyet ODAKLANMA Okuma Okyanus olacaksn olumlama olumlamas olumlu olumsuz para paralel Paranormal Patolojik Peeling Peinden pozitif POZTF Pratik PRATK PROGRAMLAMA Psikoloji psikolojik Quantum Düşünce Rahat RAHATSIZLIIMIZ refah Reformist Romantik ruh Ruhsal sağlık Sanat seniz sevgi sıkıntı sistem Sonsuz sorumsuzluk sorun sorunlar Stres Sufizm suyun şifa şükretme tabiat tedavi Tehlikeli teori Terapi tesadüf toplum Uymasn üzüntü zaman Zarar zeka zellikleri zenginlik zerine zihinsel