89. Yaşında Ülkemizi Neler Bekliyor?

Cumhuriyetimizin 89. yaşı kutlu olsun! En büyük ve anlamlı bayramımız olan Cumhuriyet Bayramımızı gururla ve geleceğe yönelik umutlarımızla kutluyoruz…

Her yıl olduğu gibi bu yıl da Güneş Dönüşü haritası üzerinden önümüzdeki bir yılın genel değerlendirmesini yapacağım. Güneş Dönüşü haritası, herhangi bir astroloji haritasının Güneş derece ve dakikasına transit Güneş’in tam olarak varması anına göre düzenlenir. Bu haritadan istifade ederek takip eden bir yılın değerlendirmesi yapılır.

Ankara’ya göre hazırlanmış Güneş Dönüşü haritasında Yay burcu yükselmekte. Yay burcu din ve inançlar, kültürler arası ve uluslararası temaslar, global iletişim, medya ve yayıncılık, yüksek eğitim ve üniversiteler, uzak komşular ve ülkeler ile bağdaştırılır. Demektir ki bu yıl bu temalar ön planda olacak ülkemiz açısından…

Haritada dikkatimizi hemen Yay burcunda ve Yükselen derecesine çok yakın 12. evde yerleşmiş Mars çekmekte. Mars’ın Yükselene çok yakın derecede yerleşiyor olması bu yıl Mars doğasında olayların, durumların ve atmosferin oluşacağını işaret etmekte. Dünya astrolojisinde genel anlamıyla Mars gezegeni orduları, askerleri, donanmayı, silahlı güçleri, savunma sistemlerini, terör ve şiddeti, savaş temasını temsil eder. Demektir ki bu yıl Mars’ın temsil ettiği rekabet, savunma ve mücadele enerjisi ön planda olacak ülkemiz açısından.

Yay burcu Türkiye Cumhuriyeti Devleti astroloji haritasının 6. evine denk düşmektedir. Dünya astrolojisinde 6. ev askeri temalar, ordu, güvenlik güçleri, çalışan kesin, memurlar, sağlık kuruluşları ve konuları, evcimen ve küçükbaş hayvanlarla ilişkilendirilir. Demektir ki bu yıl ordu ve güvenlik güçleriyle (asker, polis, jandarma) ilgili temalar bir kez daha vurgulanıyor.

Yükselen burç yöneticisi olarak Jüpiter Güneş Dönüşü haritasının 6. evi dahilinde kalmakla beraber, 7. evine çok yakın düşmektedir. Yani hem yukarıda bahsettiğimiz 6. ev konularını ve hem de 7. ev konularını vurgulamaktadır. Dünya astrolojisinde 7. ev diğer uluslarla dostane veya düşmanca ilişkiler (klasik astrolojide açık düşmanlıklar ve savaşla ilgili durumlar buradan bakılırdı), uluslararası davalar ve duruşmalar, evlilik ve boşanma oranlarıyla ilişkilidir. Burada İkizler burcunda zararlı yerleşimde ve geri harekette bulunan Jüpiter tüm bu temalara dikkat çekerken, sonuç elde edilmesinde gecikmeler, sorunların yanı sıra, tamamlanamayan ve sonuca varamayan ya da geri dönük durumların tekrarlanmasına yönelik çalışacak gibi gözüküyor. Yükselen yöneticisi olarak Jüpiter’in Alçalan burçta olması, koşulların bizi sürekli deplasmana çekeceğini, başka uluslarla ilişkileri dengeye getirme çabasında olacağımızı gösteriyor.

Yükselendeki Mars ile alçalandaki Jüpiter’in karşıtlığı haritada en dikkat çekici dinamik hiç kuşkusuz. Jüpiter inançlar ve idealizmle ilişkilidir. Gergin açılarında fanatik ve ideolojik anlamda uçlarda etkiler ortaya çıkarabilir. Jüpiter’in açısal olarak ilişkide olduğu zamanlarda en rahat etmediği gezegenlerden birisi de Mars’tır. Mars’ın provoke edici özelliği, Jüpiter’in kültürler ve inançlarla ilgili fanatik yönlerini saldırganlaştırabilir. Bu ikilinin gergin açılarında din ve inançlarla ilgili provokasyonlar, saldırılar görülmüştür. Bu gergin açı inançlar veya kültürel farklılıklar yüzünden gerginliklerolasılığını gösterebilir. Bu açı aynı zamanda askerlerin daha geniş alana yayılan harekatını da gösteriyor olabilir. Yani sınır ötesi…

Buraya kadar elde ettiğimiz astrolojik bulguları özetlersek: Önümüzdeki bir yıl boyunca güvenlik ve savunma konusu çok önem taşıyacak. Askeri konularda vurgu çok belirgin gözüküyor. Savaş atmosferi yaratacak durumlarla karşılaşılabilir. Düşmanlıklara, provokasyonlara açık bir yılda olduğumuz aşikar. Zaten Güneş Dönüşü haritasının Plüton derecesi Türkiye astroloji haritasının açık düşmanlıklarla ilişkili 7. evine denk düşmekte ve buradan Türkiye astroloji haritasının Mars derecesine partil (aynı dereceden) dik açı yapmakta…

Güneş Dönüşü haritasının 1. evinde, ama 2. burcunda yerleşmiş olan Plüton da benzeri temayı göstermekte ve ayrıca başka bir şeye daha dikkat çekmekte. Plüton’un haritanın Dip Noktası’na yakın yerleşimdeki Uranüs ile karesi, iç güvenliğin sağlanması için mücadele edilmesi gerekeceğini, içeriden gelen karşı çıkış ve isyana yönelik enerjinin de etkin olacağını göstermekte. Plüton’un Satürn-Güneş ikilisine uyumlu açısı bu mücadelede

Hükümetin elini güçlendiriyor. Bunu şöyle de ifade edebiliriz: Hükümet veya genel olarak ülkenin yönetiminde söz sahibi kişiler güçlerini gösterebilecekler. Plüton’un Yükselen burca göre 2. burçta yer alıyor olması ve 2. evin yöneticisi Satürn’ün Güneş ile birleşmesinden dolayı yanık olması, ekonomik konularda zorlu bir yılın bizi beklediğini göstermekte. Ama Plüton ile Güneş-Satürn’ün uyumlu açısı, bununla başa çıkılabileceğini gösteriyor. Bu kısmı özetlersek: Ekonomik anlamda zorlu bir sürece giriyoruz; ama bununla başa çıkabileceğiz…

Parasal anlamda en önemli sarfiyat alanlarının hangileri olduğunu anlayabilmek açısından haritanın 6. evinde İkizler burcundaki Şans Noktası’na bakabiliriz. Şans Noktası Güney Ay Düğümü ile birleşmekte ve bu yüzden zarar görmekte. Bu yüzden de kazanımdan ziyade harcamayı göstermekte. Bu yıl en önemli harcaması 6. ev konuları arasında yer alan ordu ve güvenlik güçleri, çalışan kesim, memurlar, sağlık kuruluşları ve sağlık konularına olacak gibi gözüküyor.

Güneş Dönüşü haritasında dikkat çekici yerleşimde bulunan Güneş-Satürn ikilisi, ülkemizin bu yıl uluslararası kuruluşlar, gruplar, organizasyonlar içerisinde önemli pozisyon tutacağımızı ve etkin olacağımızı, geleceğe yönelik yapılanma içerisinde yeni mesuliyetler alacağımızı göstermekte. Bu yerleşimden yola çıkarak ülkemizin yöneticileri, Meclis’i, uluslararası alandaki prestiji temaları, ittifak içerisinde bulunduğumuz dost ülkelerle ilişkiler konusuna odaklanacağımızı söyleyebiliriz. Güneş’in Satürn ile birleşiyor olması kontrollü ve hesaplı hareket etmemiz gerektiğini, genişleme politikası yerine bir müddet için durup var olanı koruma, daralma, kendi içinde temizlenme, gereksiz olanları eleme politikasının daha isabetli olacağını göstermekte. Bu özellikle de Meclis ile ilgili olacak, zira 11. ev temel anlamda Meclis’i temsil eder. 11. ev aynı zamanda Hükümet’in bütçesini ve gelirlerini gösterir ki Satürn’ün burada olması bir nevi “daralma” göstergesidir.

Güneş Dönüşü haritasının 3. evinde yerleşmiş Neptün-Kiron ikilisinin Merkür ile dik açıda olmasını, yakın komşularla ilişkilerde yanıltıcı, kafa karıştırıcı, hatta hayal kırıklığı yaratacak şekilde yanıltıcı ve yaralayıcı durumlarla karşılaşılması olarak yorumlayabiliriz. 3. evin yöneticisi olan Jüpiter’in haritanın 7. evinde yer alıyor olması, düşmanlıklar ve yakın bölgedeki komşu ülkeler temalarını birleştiriyor. Kısa ifadesiyle “bu yıl yakın komşularımızdan düşmanca tavır görebiliriz” demek bu…

Uzak komşularla ya da ülkelerle ilişkiler, dış ticaret, ihracat, turizm, yüksek eğitim alanlarında ise genel olarak olumlu etkiler söz konusu. Bunun iki sebebi var: haritanın 9. evinde her ne kadar Başak burcunda zayıf kalmış ise de iyicil doğası ile olumlu etkiler yaratmaya aday Venüs var; 9. evin ve Venüs’ün yöneticisi Merkür de Venüs’e uyumlu açı yapıyor ve etkisini güçlendiren Kuzey Ay Düğümü ile kavuşuyor. Tabii, yukarıda da bahsettiğim gibi, Başak burcunun son derecesinde ve zarar gördüğü konumda olduğu için Venüs’ten büyük sonuçlar beklemek zor. Yani yukarıda saydığımız alanlarda ancak belli bir ölçüde başarı bekleyebiliriz; büyük başarılardan söz edemiyoruz.

Güneş Dönüşü haritasının 4. evi girişine yakın yerleşimde yer alan Uranüs doğal afetlere yönelik dikkatli olunması gerektiğini gösterirken; 4. ev içerisinde Koç burcunda yer alan Ay, ülke içerisinde birlik ve bütünlüğün sağlanmasında cesur ve kararlı kadın figürlerinin çok önemli rolü olabileceğini göstermektedir. Her zaman ifade ettiğim bir şeyi burada bir kez daha tekrarlayacağım: Eğer kadınlar gerçekten isteseler Türkiye’de terör biter. Çünkü onlar evlatların kıymetini en iyi bilenler, onlar “anne”ler…

Dönemsel transitlerle birlikte okuduğumuzda, içeriden ve dışarıdan provoke edileceğimiz, ama stresli ve zorlu koşullara rağmen bunların üstesinden geleceğimiz bir yıllık süreç bizi beklemekte. Transit Satürn’ün astrolojik haritamızın Güneş, Şans Noktası, Venüs ve Jüpiter derecelerini baskılayacağı bu dönemde, büyümeye yönelik adımlardan ziyade mevcudu korumaya yönelik adımlar atmak daha isabetli olacaktır. Ülkemiz uluslararası alanda, özellikle de kendi bölgesinde daha fazla mesuliyet alacağı, uzun dönemli kararlar alacağı bir süreçten geçiyor. Türkiye astroloji haritasının 5. evi üzerine denk düşen bu geçiş, Mustafa Kemal Atatürk’ün emanetini en iyi şekilde geleceğe taşıyacaklarından emin olduğumuz gençlerimize bu dönemde önemli mesuliyetler düşeceğini göstermektedir…

Sevgi ve barış dolu bir geleceğe yönelik yapılanma içerisinde kararlı ve emin adımlarla birlik ve bütünlük içerisinde yürüyeceğimiz 89. yaşımız kutlu olsun!


kaynak

Dinciler Mevlana'yı (Neden) Sevmezler?

Dinciler Mevlana'yı (Neden) Sevmezler?   

Dincilerin Mevlânâ’yı, özellikle de Şems’ten sonraki Mevlânâ’yı sevmemelerinin pek çok nedeni vardır. Birkaçını sayarsak;. “Kim olursan ol, yine de gel!” söylemi,. Kadınlara değer vermesi; aşramında (dergâhında) cinsiyet ayrımını ve ‘kaç-göç’ü ortadan kaldırması,. “Kadından üstün olduklarını sananlar cahillerdir”…; ve “Seven erkek, kadına eşittir” gibi şer’î hüküm ve kurallara aykırı söylemler geliştirmiş olması,. ‘Tek eşliliği’ öngörmüş olması,. ‘Sürekli Evrim’e ilişkin düşünceleri; ‘defalarca gidip gelmeler’i, yani ‘reenkarnasyon’ fikrini benimsemesi,. Hacc’a gitmenin ‘gerekli olmadığı’nı söylemesi,. Uzakdoğu mistik felsefelerinden her zaman övgüyle sözetmiş olması,. Şeriatçı ‘dinadamları’ ile geçinememesidir… İlâhiyat fakülteleri ile islam enstitülerinde eserleri okutulmaz; dudak bükülür; hattâ kimi din âlimlerince (!), fikirleri ‘yoldan çıkarıcı’ ve ‘itikat bakımından sakıncalı’ bulunur. Nedeni; “esası, yani ‘şuurlu inancı’ öne çıkararak biçimciliği yadsıması”; hattâ “biçime fazla önem verildiğinde esas amaç olan ‘tekâmül’ün gözden uzak kalacağı”nı öne sürmüş olmasıdır. Ama özellikle bir konuda öyle söylemleri vardır ki, tüm dinselleri çileden çıkarır. Bu önemli ve ‘hassas’ konu, amacı ve anlamı bilinmeden kılınan namaz meselesidir.Öyle ki, “namaz…, namaz…” diye tutturanlara; onu, yani gündelik ibadet türlerinden birisini ‘dinin temeli’ varsayarak herşeyin önüne koyanlara…; her yerde, özellikle de Cuma günleri onunla kendi reklamını yapıp övünme payı çıkaranlara bakınız neler söylemiş:- “Namazın ruhu, namazdan eftaldir” (değerlidir).- “O nedenle îman, namazdan eftaldir.”- “Zira namaz beş vakittir, îmansa her dâim farzdır.”- “Namaz, edâ edildikten sonra gelip-geçmiş olur; hattâ ‘tehirine ruhsat’ vardır (ertelenmesi mümkündür). Oysa îmanın özrü yoktur, ertelenmez.”- “Namazsız da olsa, îman her zaman gereklidir; ama münafıklarınki gibi îmansız namaz, fayda vermez.”Ve son olarak;- “Namaz (salâh için ibadet) her dinde başka türlü olabilir; ama îman, hiçbir dinde tebeddül etmez” (değişmez). Mevlânâ, salâh için ibadetin ‘her dinde farklı olabileceği’ konusunda da haklıdır. ‘Din’ sözcüğünün içerik olarak gelişimi, aşamalı biçimde şu sırayı izler: ‘Kavuşma’, ‘birlik olma’, ‘bir olma’ ve ‘birlik içinde yokolma’. Gerçekten de pek çok inançta, bedensel ve ruhsal durağanlığı önlemek amacıyla, kutsal kabul edilen metinler, mantralar (zikir) ya da övgü sözleri eşliğinde çeşitli egzersizler, danslar ve hareketli ibadet biçimleri (Tai Chi, Kinhin, Namaz, Semah… gibi) ritüele dahil edilmiştir. Bunlar arasında, bilinen anlamda ibadet sayılmayan yoga ve meditasyon örnekleri verilebileceği gibi; oruç, perhiz ve çeşitli inzivalardan da söz edilebilir. Ancak bunların hiç birisi tek başına amaç olmayıp, sadece birer ‘araç’tırlar; etkileri de herkeste değişiklik gösterir.Bu tür etkinlikler, gerektiği gibi uygulandıklarında hem bedensel ve zihinsel sağlık kazandırır hem de inancın güçlenmesine yardımcı olurlar. Uygulayıcının içsel dünyasına yönelmesini kolaylaştırdıkları da bir başka gerçektir. Sorun, bu tür eylemlerin aşırı biçimde önemsenip yüceltilerek ‘övünç’ meselesi yapılmasındadır. Ülkemizde özellikle son dönemlerde, insanların ‘namaz kılıp kılmayanlar’ biçiminde ayrıştırıldığı gözlenmektedir. Bazı yöneticilerin, bu ibadetini yerine getirenleri, diğerlerinden açıkça üstün ve makbul tutarak övdükleri; dahası onları ‘kendilerinden’ kabul ederek diğerlerini dışladıkları da gerçektir. Dinsel bir ritüelin göstere göstere yerine getirilmiş olması; kişileri tüm öteki özellik ve niteliklerinden (bilgi, beceri, deneyim ve yetenek… gibi) öncelikli duruma getiriyorsa, bunda ciddi bir yanlışlık ve çok önemli bir haksızlık var demektir.Oysa ki önemli olan, inanç ve anlayış farklılıklarını abartarak ayrımcılık yapmak değil; ortaklaşılabilecek tarafları öne çıkarıp ayrıntıları zamana bırakarak şuurlu bir inançla yola devam edebilmek olmalıdır. O büyük insan da buraya aldığımız sözlerinde; geçmişi, önceki yaşantısı ve kültürel inancı her ne olursa olsun, herkesin herhangi bir gün yaşama yeni bir inanç ve anlayışla başlayabilmesinin mümkün olduğunu anlatmak istemiştir. Aynı zamanda, biçimsel anlamdaki sıradan inanç gösterisinden çok daha önemli olanın, gerçekte içsel ve gelişmeye müsait, varoluştan gelen, hepimizin ortaklaşabileceği ama çoğu kez ‘farkedemediğimiz’ bir potansiyele sahip olduğumuzdur.….Kutsal kabul edilen bütün kitapların gizemli bir dili vardır, gerçeklere giden yol da o gizemlerin ardında saklıdır. Herhangi bir metinden herkes, kolaylıkla gündelik dildeki sıradan anlamını çıkarabilir; ama aslolan onun, daha derinlerdeki anlamına erişebilmektir. O metinleri açıklayan Mevlânâ gibi, Attâr veya Arabî gibi… üstün insanlar da skolastik ve biçimci dinadamları tarafından kıyasıya eleştirilerek suçlanıp dışlanmışlardır. Oysa ki onların doğru anlaşılabilmeleri, her türlü sıradanlığın ötesinde, farklı bir yetişkinlik ve zihinsel kalıplarla tutkulardan arınmış saf bir bakış gerektirir. Zaten bu kişiler de o nedenle sıradan dinselliği aşabilmiş, alelade yorumların ötesindeki gerçeklikleri görebilmişlerdir. Zaman, sevgi ve tekâmül esaslı anlayışı haklı çıkarmış; bugün o baskıcı dincilerin adları tarihte kalmışken, yukarıda sayılanlardan başka Yesevî, Yûnus, Bektaş Velî, Niyazi-i Mısrî, Hallâc-ı Mansûr, Pir Sultan Abdal, Şebüsterî, Sadî, Şirâzî… gibi şahsiyetler, gönüllerde yer bulmuşlardır. Konumuza dönersek; asıl önemli ve değerli olan, önümüzde kutsal bir kitap gibi duran Sonsuz Varoluş’un kendisi, farkedebildiklerimiz ise (erişebildiğimiz kadarıyla) ondan bize yansıyanlardır.‘Bilme’nin ve bilginin ‘amacı’nın ne olduğu ya da ne olması gerektiğini bilmek kadar; dinsel inançların amacının ne olduğunu ve ne olması gerektiğini, bu süreçte mevcut inancınızın sizi nereye yönlendirdiğini bilmek de son derece önemlidir. Bu konularda gelişmekte olan dünya ile ‘anlayış farkımız’ geçmişte o kadar belirgindi ki; Gutenberg matbaayı icat ettikten bir süre sonra basılan kitaplardan birisi İncil iken, matbaa bize geldiğinde basımı yasaklanan ilk kitap Kuran olmuştu… Kaldı ki o tarihte İncil Avrupa dillerine çoktan çevrilmişti ve hâlâ Kuran’ın bir başka dile çevrilemeyeceğine inanılıyordu.Şekilciliğin ne denli önemsenmeyecek bir şey olduğu; asıl amaç ve esasın insanları iyiye, doğruya ve güzele yöneltmek, bu amaçla da herşeyden önce ‘kendini bilmesini sağlamak’ olması gerektiği konusunda biraz daha açıklayıcı olacağını düşünerek, “Mevlânâ’yı Anlamak” başlıklı yazımızdan bir paragrafı alıntılayalım:“Mevlânâ’nın da tıpkı Ahmet Yesevî gibi, farklı din ve inançlardan öğrencileri vardı. Şeriatçı ve baskıcı olsa böyle bir şey mümkün olabilir miydi? Ama nedense koşullu ve artniyetli yorumcular meselenin bu tarafından hiç sözetmezler. Onun, “Putperest olsan da, mecusî olsan da…, tövbeni bin kez bozmuş olsan da gel!... Bizim dergâhımız, umutsuzluk dergâhı değildir” derken kastettiği hiçbir biçimde, gel sen de dinini-inancını değiştir anlamında bir söylem değildir. O yüzdendir ki ‘evrensel’ olabilmiş; o yüzden cenaze törenine, her inanç ve anlayıştan kişiler, ona duyulan büyük sevgi ve saygıdan dolayı, hem de o devirde papazlar ve hahamlar da dahil, kültürel bakımdan çok farklı inançların mensupları katılmıştır (1273).”Görüldüğü gibi, insanları ayrıştırıp dışlamak ne kadar kolaysa, ‘Gönüllerin Sultanı’ olabilmek de bir o kadar zordur.Nasıl ki kamışlıktan (görünürdeki yapay benlik ve bağımlılıklardan) koparılarak azâd edilmeksizin ve ham halde iken ele alınıp kurutularak üzerinde ateşle delikler açılıp işlenmeksizin o muhteşem sesi veren bir ney olunamıyorsa; insan da önce benliğinden kurtularak pişip-yanmalıdır ki öylesine güzel sadâların kaynağı olabilsin. İnsan, tümü de gelip-geçici olan maddî varlığın hangi türüne, her ne kadar sahip olsa da, içinde spiritüellik ve farkındalık adına temel birşeyler eksik olduğu sürece, hayatı gerektiği gibi yaşayamadan ve tekâmül fırsatını ıskalayarak buralardan geçip gidecektir. Bir de böylesi erişimleri güçleştiren, farkındalık yoksunu skolastik-dinciler olmasa işler daha da bir kolaylaşacaktır… (function(d, s, id) { var js, fjs = d.getElementsByTagName(s)[0]; if (d.getElementById(id)) {return;} js = d.createElement(s); js.id = id; js.src = "//connect.facebook.net/en_US/all.js#xfbml=1&appId=100866320026619"; fjs.parentNode.insertBefore(js, fjs);}(document, 'script', 'facebook-jssdk'));Twitter
Son Düzenlenme Cuma, 09 Kasım 2012 09:03 Okunma 2115 defa Kategori kritiK Etiketler din mevlana araştırma eleştiri A. Kerim Soley A. Kerim Soley

1977’den beri  Hatha Yoga  yapıyor. Dinler tarihi, Uzakdoğu felsefeleri  özellikle Mahayana ve Zen üzerine   çalışmalar  yaptı. Krishnamurti’yi  ve  “Dördüncü Yol” düşüncesini derinliğine inceledi; Sufizm konusundaki araştırmalarına yaşam boyu kaydıyla  devam ediyor. Siyasal Bilgiler Fakültesi,  Basın ve Yayın Yüksek Okulu (bugünkü  İletişim Fakültesi),  1974  mezunu. Basılmamış  iki kitabı  ile  deneme  ve  makaleleri  var. Vakit buldukça klasik müzik ve caz dinliyor; tai c’hi, c’hi kung... ve diğer çalışmalarına devam ediyor.



kaynak

Artık Et Yemiyorum. Neden mi?

Istırap ile besleniyoruz artık. Biri bize etimizin nasıl üretildiğiyle ilgili bir film göstermeye yeltenecek olsa, bir korku filmi izleyeceğimizden eminiz. Belki de içten içe fazlasını biliyor, bildiklerimizi hafızalarımızın karanlık köşelerinde zapt ediyoruz. Sınaî çiftliklerde işlenmiş etler yediğimizde karnımızı gerçek anlamda işkence görmüş etle doyuruyoruz. İşkence görmüş o et, giderek bizim bedenimizle bütünleşiyor.*

Yaklaşık dokuz aydır et yemiyorum. Vejetaryen miyim, hayır. Bazen seçeneksizlikten (oysa isteyince her zaman bulunur bir alternatif), bazen de nezaket kuralları öyle gerektirdiğinden, biraz da henüz çok bilinçli bir beslenme sistemi oturtmadığımdan, uzak ara da olsa balık yiyor ve pişiriyorum. Geçen ay annemin yaptığı sulu köfteden de biraz yedim mesela. Benim için özenle hazırladığı yemeği geri çevirip de niye kırayım prensesimi? Üstelik lezzetliydi de. Annem diye söylemiyorum pek güzel yemek yapar. Anladığınız üzere etin tadıyla bir derdim yok. Canım kebap, kokoreç, tantuni, ekmek arası köfte de çekiyor. Ama aklımdan her geçeni yapmak zorunda değilim.

Aslında önceleri, hem de uzun bir süre canım hiç çekmedi. “Yoga yapıyorum, o halde hemen vejetaryen olayım,” türünden bir karar vermiş değildim. Zaten “Yoga yapan et yemesin,” gibi bir kaide de yok. Madem vücudum bunu istemiyor, o zaman yemeyiveririm, dedim. Sebebini düşünmedim bile. Sonuçta iştahım her zamanki yerindeydi, yemekten keyif alıyordum. Sadece et istemiyordum.

Günler böyle geçerken biraz kafa yormaya başladım. Yogada beslenmeye dair “Yemek için yaşamak yerine yaşamak için ye,”** sözü benimsenir ve bir de şöyle denir: “Ne yersen, osun.” Başka bir deyişle yetinmeyi bilmek ve yiyeceğini seçmek. Canım çekse dahi bir hayvanın etini yememeyi seçebilirim. Menüdeki diğer seçeneklerle yetinebilirim. Amaç açlığı gidermek değilse, nedir? (Hem de vejetaryen yeme tarzının en az hayvansal gıdayla beslenmek kadar sağlıklı olduğu artık biliniyorken)

Tam da o sıralar Osho’nun bir kitabını okuyordum. Kitapta et yemek üzerine özetle şöyle diyordu: Bir hayvanın tam öldürülme anındaki psikolojisini düşünün. Annesinden ayrılan bir süt kuzusunu, gırtlağı kesilmek üzere olan bir tavuğu örneğin. Hani bir enerji lafıdır almış gidiyor ya, o hayvan içinde nasıl bir enerjiyi hapsedip de tabağınıza geliyordur acaba? Vücudunuza o etle birlikte korku, dehşet, ümitsizlik, çaresizlik gibi birçok duyguyu da alıyor olabilir misiniz? İçinizdeki hırs, öfke, saldırganlık gibi duyguların bir kaynağı da yedikleriniz olabilir mi? Doğruluğunda ısrar edecek kadar bilgi sahibi değilim ama bence üzerinde düşünmeye değer.

Devam edelim… Benimkisi biraz sonuçtan sebebe giden bir yaklaşım oldu. İçten gelen bir dürtüyle et yememeyi seçtim ve sonra üzerine düşünmeye, bilgilenmeye başladım. Bir de belki en azından birkaç hayvan benim seçimimle hayatta kalır, dedim. Hani gayet güzel bir seferberlikle kedi ve köpekler “Ölüm Yasası”ndan korunmaya çalışılıyor ya, aynı coşkunun neden bir inek, balık ya da tavuk için gösterilmediğini düşündüm. Etleri lezzetli diye mi?

Temmuz ayıydı, Jonathan Safran Foer’in kitabı Siren Yayınları'ndan çıktı. Bir kere adı muhteşem: Hayvan Yemek. Tabağınızdaki etin bilmem nere usulü schnitzel ya da bilmem neli kavurma gibi soyutlamaların ötesinde, düpedüz ölü bir hayvan olduğunu sokuyor gözünüze. Sonra o hayvanın hangi koşullarda, ne tür bir zulümle “üretildiğini” öğreniyorsunuz. Et amaçlı besiciliğin küresel ısınmaya verdiği devasa boyutlardaki zarar araştırmalarla, verilerle önünüze seriliyor. Et yiyen bir insanın çevreye duyarlılık konusunda ahkâm kesmesinin trajikomikliğini görüyorsunuz. Bu kitabı herkese tavsiye ederim. Hep birlikte et yemeyi bırakalım diye değil, bu bilinçli cahillikten kurtulalım diye.

Böyle işte. Bunları niye yazdım? Özellikle yemek sofrasında sorulan “Aa yemiyor musun, neden?” sorusuna cevabımın karşımdaki kişiyi incitebileceğini ya da lüzumsuz tartışmalara yol açabileceğini düşündüğüm için. Zira insanların midesine girenlerle ilgili bir problemim yok. Kimseyi ikna etmek, değiştirmek gibi bir derdim de yok. Kendim için, beni yormayan bir çaba gösteriyorum. Başta söylediğim gibi, vejetaryen sayılmam. Ama sözgelimi yavru bir kedinin katledilmesine gözyaşı döküp akşama kuzu pirzola yapmak da giderek daha tuhaf geliyor. Kendi adıma sözde ve eylemde doğru, tutarlı bir insan olmaya çalışıyorum. Olabildiğimce. Hepsi bu.

*Hayvan Yemek, Jonathan Safran Foer, Çeviren: Garo Kargıcı, Siren Yayınları, 2012

**Asana Pranayama Mudra Bandha, Swami Satyananda Saraswati, Yoga Publications Trust, 2008


kaynak

Bolluk, Bereket ve Daha Bir Sürü Şey...

Semt pazarının kurulduğu Cuma günlerini saymazsak, genelde sessiz, sakin, kendi halinde bir sokakta oturuyorum. Dışarıya biraz kulak verdiğimde, kolaylıkla kuş cıvıltılarını duyabiliyorum. Biraz daha dikkat kesildiğimde ise, en az beş farklı çeşit kuş sesini ayırt edebiliyorum. Kumrular, kargalar, martılar, kırlangıçlar, guguk kuşları, bülbüller, vs.

İtiraf etmek gerekirse, son beş yıldır aynı evde oturmama rağmen, ancak son bir yıldır bunun farkındayım. Daha evvel büyük ihtimalle korna seslerini yada sokak gürültülerini duyuyordum. Çünkü o zamanlar, dikkatimi bilinçli yönlendirme farkındalığına sahip değildim. Her daim otopilotta olan zihnim, kendine benzer şeyleri dış dünyada kolaylıkla buluyor ve algı seviyeme getiriyordu. Ne zaman ki dikkatimi bilinçli olarak yönlendirmeyi öğrendim, işte ancak o zaman mahallemde yaşayan kuş milleti komşularımla tanışmış oldum:)

Penceremden dışarıya baktığımda, diğer pencere önlerine, balkon kenarlarına, ağaç dallarına konan kuşları görüyordum. İçimden hep, “keşke benim pencereme de gelseler” diye geçiriyordum. Bir süre boyunca içimden bu şekilde istemeye devam ettim. Ama nafile, ne gelen vardı ne de giden:)

Kuru kuru istemenin sonuç getirmediğini görünce, en nihayet aksiyona geçmeye karar verdim. Kendime sordum, bir kuş ne ister? Cevap basitti, elbette ki yiyecek:) Hemen bir ekmek dilimini kırıntı haline getirdim ve pencerenin önüne serptim. Ve nihayet beklenen oldu! Yarım saate kalmadan penceremin önünde bir çift kumru belirdi:)

Ders 1: İstediğin bir şeyi hemen kendine çekmek istiyorsan, ona “yem at”:)

Her sabah, kendime kahvaltı hazırlarken, onlar için de bir dilim ekmeği  ufalıyordum. Genelde hep aynı kumru çifti geliyordu. Erkek olan semiz, güçlü ve parlak tüylüydü. Dişi olan ise alacalı ve ufak tefek. Erkek olan bir yandan yemini yerken diğer yandan etrafı kolaçan edip yemeklerine dadanan diğer kumruları kovuyordu. Dişi olan ise gayet rahat, mutlu mesut bir şekilde sadece yemini yiyiyordu.

Gel zaman git zaman, ekmek kırıntıları yerine, hakiki kuş yemi alayım bari dedim. Hem pratik hem de kuşlara daha faydalı olur. Gittim, vitaminli bir kuş yemi aldım. Bu kuş milletinin içinde nasıl bir içgüdü sistemi vardır bilemiyorum ama, kuş yemine geçtikten sonra, penceremin önünde kelimenin tam  anlamıyla izdiham yaşandı:) Neredeyse duyan geldi, duyan geldi! Bir kavga, bir kıyamet, görmeniz lazım:)

Birbirlerine kanat mı vurmuyorlar, boyun boyuna mücadele mi etmiyorlar, birbirlerini mi kovalamıyorlar, ne ararsan var. Ama işin ilginç yanı, en bitirici silahları olan gagalarını birbirleri üzerinde asla kullanmıyorlar. Çünkü amaçları zarar vermek değil sadece yemden uzaklaştırmak. Bu anlamda insanlara göre çok daha centilmence mücadele ediyorlar. Bu arada, olan bizim yemlere oluyor. Onlar birbirleriyle mücadele ederken, yemin yarısı etrafa saçılıyor ve hiçbirine kısmet olmadan yere dökülüyor. Zaten birbirleri ile itişmekten, yem yemeye vakitleri de kalmıyor. Bir iki tane yiyebilen varsa da,  eminim ki o tedirginlik içinde yediğinden bir şey anlamıyordur.

Ders 2: “Paylaştıkça azalır” yanılsamasından kurtul! Hakikati gör: “Paylaştıkça artar”

Onların bu halini gördüğümde, baştan çok rahatsız oldum. Hepsine yetecek kadar bol bol yem koyuyordum. Ama onlar,  güzel güzel paylaşmak yerine birbirlerine giriyorlardı. Benim amacım onları kavga ettirmek değil, beslemekti. Ve aklıma şu düşüncenin düştüğünü gözlemledim; “acaba bir daha onlara yem vermesem mi?”

İşte bu esnada, dikkatimi daha geniş bir perspektife getirdim. Aslında, biz insanların da birbirimize karşı bu kuşlardan farksız ve hatta daha acımasız bir şekilde davrandığımızı düşündüm. Evet, bu dünyada herkese bol bol yetecek kadar kaynak var ama biz kendimizi bir kavgaya kaptırmış gidiyoruz. Birbirimizi yenmekle, birbirimizin yolunu kesmekle o kadar meşgulüz ki, asıl hedefimizi unutup aynı bu kuşlar gibi gaflete düşüyoruz.

Ve sonra, evrendeki tüm bolluk ve bereketin asıl kaynağı olan yüce yaratanı düşündüm. O bizim bu halimizi gördüğünde “şunların yemini bir keseyim de akılları başlarına gelsin” demiyor. Tam tersine, sonsuz kaynağını, bize karşılıksız olarak sunmaya devam ediyor. Ve hiç karışmıyor, yargılamıyor, suçlamıyor. Bizi olduğumuz gibi seviyor ve kabul ediyor.

Ders 3: Niyetine karşılık olarak geleni, olduğu haliyle, yargılamadan kabul et.

Biliyorum ki, onların benim verdiğim yeme ihtiyaçları yok. Onlara yem vereyim ya da vermeyeyim, kendi kısmetlerine düşeni zaten bir şekilde bulacaklar. Bu güne kadar nasıl yaşadılarsa, bundan sonra da yaşayabilirler. Kuşlara yem vermekten vazgeçtiğim takdirde, onların bolluk ve bereketlerine kanal olmanın verdiği hazdan kendimi mahrum etmekten başka hiç bir şey değişmeyecek. Dolayısıyla, evrendeki bu güzel akışın ufak ta olsa bir parçası olmak varken, vazgeçmenin manası nedir?

Ders 4: Bolluk ve bereketi kendinden uzak görüp onu çekmek için uğraşacağına, bolluk ve bereketin ta kendisi ol.

Hepimiz hayatımıza daha fazla refah, daha fazla bolluk ve daha fazla bereketi çekmek istiyoruz. Buna giden yolun ise, sadece “almak ve biriktirmekten” geçtiği inancına bir şekilde koşullanmışız. Halbuki, karşılıksız “vermek ve paylaşmak” bilincine kendimizi açtığımızda, bu dünyada ne kadar büyük bir fark yaratabileceğimizi bir düşünsenize!

Bunu gerçekleştirmek inanın ki çok zor değil.  Tek yapmamız gereken, bizde zaten var olanı paylaşmak, karşılık beklemeden, sadece paylaşmanın hazzını alarak… Bilgisi olan bilgisini, neşesi olan neşesini, parası olan parasını, sevgisi olan sevgisini.. Verebildiği kadar, verebildiği sürece, ne daha fazla, ne de daha az…

Ders 5: Herkesin bu hayatta karşılık beklemeden verebileceği en az bir şey vardır. Aklın yerine kalp geçmeye başladıkça, verebileceklerinin niceliği de niteliği de artar.

“Cömertlik ve yardım etmede akarsu gibi ol

Başkalarının kusurunu örtmede gece gibi ol

Hiddet ve asabiyette ölü gibi ol

Tevazu ve alçak gönüllülükte toprak gibi ol

Hoşgörülükte deniz gibi ol

Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol”

Mevlana


kaynak

Sisyphus’un Hikâyesi

“Var oluş kaygısı kendi olma ya da olamama kaygısıdır.”Kierkegaard.

"Sisyphus’u gördüm, korkunç işkenceler çekerken: yakalamış iki avucuyla kocaman bir kayayı

ve de kollarıyla bacaklarıyla dayanmıştı kayaya, habire itiyordu onu bir tepeye doğru,

işte kaya tepeye vardı varacak, işte tamam, ama tepeye varmasına bir parmak kala,

bir güç itiyordu onu tepeden gerisin geri, aşağıya kadar yuvarlanıyordu yeniden baş belası kaya,

o da yeniden itiyordu kayayı, kan ter içinde..."  Homeros

“Tanrılar Sisyphus’u bir kayayı durmamacasına bir dağın tepesine kadar yuvarlayıp çıkarmaya mahkûm etmişlerdi; Sisyphus kayayı tepeye kadar getirecek, kaya tepeye gelince kendi ağırlığıyla yeniden aşağı düşecekti hep…” “Tanrılar, yararsız ve umutsuz çabadan daha korkunç bir ceza olmadığını düşünmüşlerdi. Homeros’a göre Sisyphus ölümlülerin en bilgesi, en uyanığıydı. Ruhlar dünyasının yararsız işçisi olmasına yol açan nedenler konusunda ise kanılar farklıdır...”

Benzer iki anlatım sırasıyla şöyledir:

Sisyphus, kurnazlığı ve düzenbazlığıyla ünlüdür. “Aiolos'un oğlu, Korint kralı Sisyphus tanrı-ırmak Asopos'a, kızı Aigina'nın Zeus tarafından kaçırılmış olduğunu söyleyerek Zeus'u ele vermesine karşılık kalesi içinde bir pınarın akıtılmasını sağlar. Bu hainlik Zeus'un öfkesine neden olur. Zeus ona ölüm meleği Thanatos'u gönderir. Sisyphos, Thanatos'u zincire vurur; onu özgürlüğüne kavuşturmak için Zeus müdahale etmek zorunda kalır. İnsanların ölmemelerinin bir kaosa sebep olacağını düşünen Zeus, Hades’e Sisyphus’un yakalayacağına dair söz verir. Zeus’un emri ile Hades’e yardım eden Ares Sisyphus’u yakalar ve yeraltı dünyasına hapseder. Ölüler Ülkesine götürülen Sisyphus kaderine katlanmak istemez. Kendisine cenaze töreni yapmamasını karısından ölmeden önce istemiştir. Törensizliği hoş karşılamayan Hades, karısını cezalandırması için Sisyphus'un yeryüzüne dönme önerisini kabul eder. Ama yeryüzüne dönen Sisyphus tekrar yeraltına inmeyi reddeder. Sisyphus yıllarca yeryüzünde yaşayacaktır. Duruma çok kızan Hades, haberci tanrı Hermes’i Sisyphus’u yakalamakla görevlendirir. Kurnaz Sisyphus yıllar sonra Hermes tarafından yakalanarak, Hades’e teslim edilir ve Hades tarafından, kocaman bir kayayı elleri ile iterek, yüksek bir dağa çıkarmaya mahkûm edilir. Cezanın en kötü yanı, kayanın dağın tepesine dek geldikten sonra tam zirveye oturacakken aşağıya yuvarlanmasıdır, kaya asla dağın tepesinde durmayacaktır ve bu ceza sonsuza dek devam edecektir. Sisyphus, bir canlıya verilebilecek en büyük cezayla cezalandırılmış insandır.”

“Zeus, bir kartal biçimine girerek ırmak-tanrı Asopos'un kızı peri Aigina'yı kaçırmıştır. O sırada Korinthos kralı olan Sisyphus kızını her yerde aramakta olan Asopos'a Aigina'ya ne olduğunu söyleyeceğini bildirir. Ama bir de koşul ileri sürer. Asopos da buna karşılık Korinthos'a yeterince su verecektir. Zeus da bunun üzerine Ölüm Tanrısı Thanatos'u gönderir, Sisyphus'un canını alsın diye. Sisyphus Thanatos’u bağlayıp bir yere kapar ama bu kez de hiç kimse ölmez olur. O zaman da Hades yakınmaya başlar. Zeus, Ares'i gönderir bunun üzerine. Sisyphus yakalanır. Ama kurnaz Sisyphus bu konuda da önlemini almıştır. Hades'e inmeden önce karısına ölüler için yapılması gereken hiç bir dinsel töreni yapmamasını söylemiştir. Hades Sisyphus'u serbest bırakır. Sisyphus bir kez çıkınca yeryüzüne, bir daha geri dönmek istememiştir. İhtiyarlayıncaya değin Hades'e gitmemenin yolunu bulmuştur. Ama kaçınılmaz olarak gittiği zaman da işte o ağır cezaya çarptırılmıştır.”Suyu tanrıların öfkesine rağmen yeğ tutmuştur. Ruhlar ülkesinde bundan dolayı cezalandırılmıştır.

“Sisyphus o taşın birkaç saniyede bu aşağı dünyaya inişine bakar, yeniden tepelere doğru çıkarmak gerekecektir onu. Böylesine taşlarla didinen bir yüz, taşın kendisidir şimdiden! O kayasından daha güçlüdür.” diyor Albert Camus ve şöyle devam ediyor: “Sisyphus, tanrıların paryası, güçsüz ve ayaklanmış Sisyphus, düşkün durumunun tüm enginliğini bilir: inişi sırasında bunu düşünür. Kimi günlerde dönüş böyle acı içinde geçiyorsa, sevinç içinde de geçebilir. Yeryüzünün görüntüleri usa fazla takıldığı zaman, insanın yüreğinde keder yükselir: kayanın yengisidir bu, kayanın ta kendisidir.”Sisyphus kesinlikle bilinçlidir. "Karşı çıkmalıyım!" mantığı ile hareket eder. Bu deneyim yaşanacaksa bilinçli olarak, o mücadele ile yaşanmalıdır. Bir cezaya çarptırılıp umutsuzca sonsuza dek bir yükü taşıma mantığı ile değil. Bazı görüşlere göre; eğer Sisyphus yenilir ve acı çekmeye devam ederse bu tanrıların zaferi olur ancak o direniş gösterir ve zafer onun olur. Uygulaması her bireyin kendi hayatındadır.

“Albert Camus, insanın yasamın anlamsızlığına ve tüm baskılarına rağmen direnmek zorunda olduğuna dikkat çeker ve Sisyphus’u anlamsızlığı akıl ve bilinç gücüyle yenen insan kahraman olarak niteler.”Gölgesiz güneş yoktur karanlıksız aydınlık olmadığı gibi. Bu bilinçte olduğundan, geceyi, karanlığı, zorlukları tanır ve deneyimleyerek yaşar.

“Sisyphus, taşın düştüğü anlarda Camus’a göre içinde bulunduğu durumun saçmalığını kavrar, uyanır ve kaderiyle yüz yüze gelir. Bu an, Sisyphus’un bilince kavuştuğu andır. Ne zaman olacağı belirsiz bir kurtuluş umuduna bel bağlamak yerine, bu işkencenin sonsuza kadar süreceği gerçeğiyle yüzleşen ve bu kaderini kabul edip aşağı inerek taşı tekrar yukarı çıkartmaya başlayan Sisyphus, bir kahramandır artık. Bu boyun eğme değil, başkaldırıdır. Çünkü tanrılar, sonsuz bir işkence cezasıyla elinden tüm ümidini alarak ona kötülük yapmak istemişler, ümidini kaybeden Sisyphus ise, bu kaderiyle yüzleşerek ve uyanarak kendi kurtuluşunu yaratmıştır.”Sisyphus kurtuluş için birini beklemez, kendi kendisini kurtarmak için çabalar.

“Gerçek insan”zorlu ve kendine özgü yolculuğuna her daim “Evet” der, çabası da hiçbir zaman bitmez. Genel kitle için hayatın anlamsızlığı ve monotonluğu üzerine kullanılan bir tema tasviri iken. Anlatılan hikâyenin iç yüzünü araştıranlar için Sisyphus farklı bir duruş sergiler. Kendine özgü ve özel farkında olarak bir karşı koyuş. Kimi görüşlere göre ise Yunan usulü reenkarnasyon anlatımıdır. Varlık ve yokluk arasında arayan birey kendince bir kahramandır.

Albert Camus, Sisyphus efsanesini şöyle yorumlar: "İnsan, anlamsızlığına ve tüm baskılarına karşın yaşamı yenmek zorundadır." Sisyphus, tanrılar tarafından lanetlenip cezaya çarptırılmış ilk insanoğludur mitolojide. Kahraman bilinçlidir. Her şeyin tükenmediğini, tüketilmediğini öğretir. “Anlına ne yazıldı ise o” saçmalığı kahramanın yolculuğu için geçerli değildir. Sisyphus’un sessiz sevinci buradadır: Kaderinin ana hatları çizilmiş olsa bile iradenin gücü seçim özgürlüğü yani yolu kendisinindir. Kayası ise kendi nesnesidir. Kaya yuvarlanır durur. Kişi yükünü eninde sonunda bulur. Kaybedenlerin vazgeçilmez sözüdür “Neden Ben?” Kahraman ise kimseye taşıyamayacağı yükün verilmediği gayet iyi bilir. “Sisyphus gibi tepelere doğru, güçlüklere tek başına, onuru ile didinmek de bir insan yüreğini doldurmaya yeter.” Denildiği gibi: “Yükünü her zaman bulur insan.” Aldous Huxley ise şöyle ekler: "Belki de bu dünya başka bir dünyanın cehennemidir."

Hiçbir şeye ihtiyacı olmayan adam, yenilmezdir.

Kaynakça:

http://tr.wikipedia.org/wiki/Sisyphos

http://tr.wikipedia.org/wiki/Sisifos_S%C3%B6yleni_(kitap)

http://mitoloji.info/yunan-mitolojisi/sisyphos-soyleni.nedir

http://mitoloji.info/felsefe-yazilari/albert-camus-sisyphos-soyleni.nedir

Albert Camus, Sisifos Söyleni


kaynak

Merkür Gerilerken Nelere Dikkat Edelim

Merkür Gerilerken Nelere Dikkat Edelim

Astrolojide Merkür, genel anlamda iletişim, kontratlar, yazılı metinler, sözleşmeler ve sözlü taahhütler, alım satım, pazarlık ve eğitimle ilişkilendirilir. Bazı astrologların “Kozmik düzenbaz” olarak nitelendirdikleri Merkür’ün geri hareketi iletişimsel karışıklıklara, yanlış anlaşılmalara, dalgınlıklar ve unutkanlıklar neticesinde aksamalara işaret edebilir. Merkür geri harekette iken girişeceğimiz yeni işlerde, yapacağımız sözleşmelerde koşullar beklenmedik şekilde yön değiştirebilir. Yapılacak sözleşmelerde, muhtemelen belge veya bilgi eksikliği söz konusu olabilir. 

Bu yüzden Merkür geri harekette iken riskli adımlar atmamakta fayda vardır. Eğer atmak durumunda isek, bu şartlarda içinde bulunacağımız şartları çok iyi değerlendirmeli, gelecekte karşılaşacağımız olası problemlerin önlemlerini almalı, imzalamamız gereken belgeleri çok iyi okumalı, yeni satın alacağımız şeyleri çok iyi kontrol etmeli, parasal alışverişlerimizde dikkatli olmalıyız. Özellikle bilgisayarların iyi korunması, önemli bilgilerin yedeklenmesinde fayda vardır.  

Öte yandan, Merkür’ün geri gittiği dönemlerde, eskiye ait şeyler tekrar karşımıza çıkabilir. Bu, işimiz veya ilişkilerimizle alakalı olabilir. Kaybettiğimiz eşyaları bulma şansını da yakalayabiliriz. Evde veya işyerindeki evraklarımızı ve eşyalarımızı düzenlememiz işe yarayacak; kaybetmiş olduğumuz bazı evraklarımızı bulmamız konusunda şansımız artacaktır. Bazen bu daha evvelce almayı hak ettiğimiz, ama bir türlü elimize geçmeyen bir belgenin, bize yazılmış ama ulaşamamış bir mektubun elimize ulaşması anlamına gelebilir.  

Merkür geri giderken akla gelen fikirler çok parlaktır ve direkt harekete döndüğünde, bunlar çok akışkan olarak ortaya çıkarlar. Bu yüzden fikir jimnastiği yapmak, ya da daha güncel ifadesiyle beyin fırtınası yapmak, yeni projeler üzerinde tartışmak için çok ideal günlerde olacağız. Kuşkusuz, bu fikirleri ortaya çıkarmak için, Merkür’ün direkte döneceği tarihten sonrasını beklemek daha akıllıca olacaktır. Merkür gerilemesini biraz geri çekilmek, bu sayede olaylara daha geniş çerçeveden bakabilmek için kullanabiliriz.  

Merkür’ün gerileme zamanları eldeki her türlü projeleri gözden geçirmek, eksiklerini bir kez daha değerlendirmek, düzeltmek açısından çok olumludur. Yapacağımız işle ilgili yeni ve ilave bilgiler toparlama, kendimizi daha iyi hazırlama fırsatı buluruz. Merkür gerileme dönemleri daima geri dönüp bakmak, daha önce göremediğimiz şeyleri görebilmek, yakalayabilmek için fırsat sunmaktadır. Biz bir şeylerin bizi geciktirdiğinden hayıflanıp dururuz, ama bir şeylerin tamamlanması, düzeltilmesi gerektiğini fark etmeyiz, göremeyiz. Buradaki gecikme, ulaşamama, gerileme durumları bizim kötülüğümüz için değil, hayrımızadır aslında. Ama duruma teşhis koymakta acele eder, buradaki hayrı göremeyiz, algılayamayız. Gerileyen Merkür bize, geleceğe yönelik kararlarımızda fazla acele etmememiz, yapacağımız yenilikleri tekrar gözden geçirmemiz için zaman kazandırmaktadır aslında... 

12 02 1966, saat 20:41 İstanbul doğumludur. Anadolu Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi İş İdaresi Bölümü mezunudur. Dört kuşaktan beri süre gelen aile geleneğini bozmayarak, tatlı mecburiyetler sonucunda başladığı ticaret hayatını, bu başlangıçtan tam 20 yıl sonra, 2003 Haziran ayında, gençliğinin büyük bir bölümüne ev sahipliği yapmış olan Kapalıçarşı’dan ayrılarak noktaladı. Bu tarihten itibaren sadece gönülden sevdiği astrolojiyle ilgilenmekte, astroloji danışmanlığı ve eğitmenliği yapmaktadır. Astroloji Okulu’nun kurucusu olan Öner Döşer'in, şu ana kadar yayınlanmış sekiz kitabı bulunmaktadır


kaynak

Bugün 21 Aralık 2012...

Sevgili Karanlık,

Bizlere bugüne kadar kattığın herşey için sana sonsuz teşekkürler. Biliyorum ki seni dengesiz deneyimlemek dünyamızı bu hale getirdi. Halbuki seni bambaşka da deneyimleyebilirdik. Tıpkı beyaz bir kağıdın üzerindeki çini mürekkebi gibi. Ama biz, henüz çocuklar gibi olduğumuzdan, seni nasıl değerlendirebileceğimizi bilemedik ve mürekkebi olduğu gibi kağıdın üzerine boca ettik. Sen de yayıldıkça yayıldın ve kağıdı kapladın neredeyse. Artık insanlık olarak seni nasıl deneyimleceğimizi daha iyi biliyoruz. Sayısız acılar çeke çeke öğrendik seni nasıl kullanacağımızı. Her ne kadar bunun etkisinin ortaya çıkması sürecek olsa da artık seni yaratıcı gücümüzün aracı olarak kullanacağız. Çünkü sen bizim maddi dünyadaki gücümüzsün. Sen beyaz kağıtların üzerine birbirinden güzel desenler üretebilmek için bizlerin kullanacağı çini mürekkebisin. Senin varlığın olmasa ve sırf ışık olsa, beyaz olsa her yer, birşeyleri ortaya çıkartamayacağımızı da biliyoruz artık. Bugün senin dünya üzerinde en yoğun yaşanacağın gün. Hani tıpkı Mısır'da gördüğüm rüya gibi. Dünya'nın üzerini kaplıyordun ve nerdeyse tamamen kapatıyorken, bir anda gerilemeye başlıyordun. Şu anda anlıyorum o vizyonu. Sen yok olmayacaksın, o dünyanın üzerinde şekiller oluşturacaksın. Yıkıcı değil yapıcı olacaksın ve sen BİRliğimizin parçası olarak içimizdeki yerini dengeli olarak alacaksın. Teşekkürler Karanlık... Aydınlıkla buluşman kutlu olsun...Sevgili İnsanlık... Medeniyetimizin bu en kutsal günü de kutlu olsun... İçimizdeki karanlığı kucaklayalım ve aydınlığımızla kavuşturup; birbirinden güzel şeyler yaratalım...Kıyam-etimiz kutlu olsun... :)

kaynak

İkizler Burcunda Ay Tutulması ve Biz

28 Kasım 2012 Çarşamba günü gerçekleşecek kısmi ay tutulması kuzey Amerika, Avustralya, Pasifik Okyanusu, doğu Afrika ve Avrupa’nın büyük bölümünden gözlemlenecek. Polonya, Macaristan, Romanya, Türkiye, Suriye, Ürdün, Suudi Arabistan tutulma hattı üzerinde yer alan ve tutulmanın etkilerinin politik, ekonomik, sosyal, kültürel açıdan en belirgin ve hızlı görülebileceği yerler.

Ülkemizin de olduğu bölgeden tutulma Ay doğarken gözlemlenebilecek. Bu açıdan bu tutulma ülkemiz için önemli gözükmekte. Tutulma başlangıcında ülkemizde henüz güneş ufkun üzerinde olduğundan, yani hava kararmamış olduğundan, tutulmanın ancak güneş battıktan sonrasını izleyebileceğiz. TÜBİTAK uzmanlarına göre tutulma 14:15’te başlayacak ve 18:00 civarında hava karardığından 30 dakika ile 1 saat arasında değişen bir sürede tutulmayı izleme şansımız olacak.

Türkiye Astroloji Haritası Nasıl Etkileniyor?

Tutulma anı haritasını İstanbul’a göre düzenledim, çünkü tutulmanın izdüşümü Marmara bölgesine denk düşüyor.

İstanbul’a göre düzenlenmiş astroloji haritasında İkizler burcunun yükseldiğini ve Ay-Güneş karşıtlığının astrolojik haritasının Yükselen/Alçalan eksenine düştüğünü görüyoruz. Bu yerleşim, tutulmanın Türkiye açısından önemli gelişmeleri işaret ettiğini gösteriyor. Ayrıca tutulma esnasında Ay-Jüpiter kavuşumu da var. Bu kavuşumun İkizler burcunda olması ve Jüpiter’in geri hareketli olması, geçmişten gelen, kadim bilgilerin ortaya çıkacağını gösterir. Dolunay ile dizilimde bulunan gezegenin özellikleri görünür hale gelir. Dolunay aydınlatıcıdır. Daha önceki röportajlarımda da belirttiğim gibi, Anadolu toprakları, özellikle de İstanbul yeniçağa geçişte büyük önem taşımaktadır. Bilgelik merkezi İstanbul, kadim zamanlardan beri gelen bu özelliğini tutulma sonrasında daha da vurgulamaya başlayacak bence.

Öte yandan, İstanbul’a göre düzenlenmiş astroloji haritasının 8. evinde yerleşmiş Mars-Plüton kavuşumu oldukça kritik gözüküyor. Bu yerleşim ekonomik anlamda stres işaretçisi olmasının yanı sıra; çeşitli sebeplerden dolayı ölüm oranlarında artış yaşanabileceğinin de göstergesi. Kredi ve borçlarla, geri ödemelerle ilgili zorluklar çekilebilir Kasım ve Aralık aylarında…

Askeri Alanda Hareketlenme

Tutulma civarındaki günlerde sert gökyüzü konumları var. Ülkemizin de içinde bulunduğu bölgede askeri hareketlilik yaşanabileceğini gösteriyor. Tutulma haritasının 6. evindeki gezegen toplaşması askeri konuların, güvenlik güçleri ve güvenlik temalarının çok önem taşıyacağını göstermekte.

Tutulma esnasında Mars ve Plüton Facies yıldızı ile birleşmekte. Facies sert karakterde bir yıldızdır ve Mars-Plüton ikilisiyle birleşiyor olması sert ve şiddetli kitlesel olayları tetikleyebilir.

Mars-Plüton kavuşumu Türkiye astroloji haritasının Mars derecesini, Suriye astroloji haritasının Güneş derecesini, İsrail astroloji haritasının Venüs derecesini, Filistin astroloji haritasının Mars derecesini, ABD astroloji haritasının Venüs-Jüpiter-Güneş derecesini, İran astroloji haritasının Güneş derecesini tetikliyor. Tutulma 6 derece İkizler’de olacak ve İran astroloji haritasının Ay’ı tam da bu dereceye denk düşüyor. Tutulma derecesi İsrail astroloji haritasının Merkür derecesine çok yakın gerçekleşiyor. Tüm bu tetiklemeler bölgede askeri hareketliliğe ve uluslararası alanda büyük huzursuzluklara işaret edebilir.

Tutulma esnasında Güney Ay Düğümü Algol yıldızı ile birleşiyor. Bu sabit yıldız, en negatif etkileri bünyesinde barındırmasıyla tanınır. Şiddet ve zulüm, zorlalık, güç tutkusu gibi kavramlarla bağdaştırılır.

Tutulmanın gerçekleşeceği İkizler burcunun ilk dekanı (0-10 derece arası) için eski astrologlar “düşmanların saldırısını ve yağmacılığı gösterir” ifadesini kullanmışlar.

Doğal afetlerde artış riski

Tutulma anına yönelik astroloji haritasında Ay-Güneş kavuşumu Neptün-Kiron’la kavuşumuyla gergin açısal bağlantı içerisinde. Uranüs-Plüton karesi yine iş başında ve bu kez kare açıya Mars da dahil oluyor. Mars ve Plüton’un 8 derede Oğlak’ta Facies sabit yıldızıyla birleşiyor olması oldukça dikkat çekici. Sert etkileşimler bunlar. Doğal afetlerde artış olabilir bu günlere yakın tarihlerde.

Tutulma esnasında Güneş-Dünya-Ay-Jüpiter arasında bir dizilim gerçekleşecek. Astrolojide Jüpiter iyicil etkileriyle bilinen bir gezegendir. Fakat etkiyi büyüten bir yönü de vardır. Genel olarak iki gezegen Güneş ile hizalandığında güneşlekesi sayısı artar. Jüpiter ve Dünya hizalanmaları genellikle en geniş etkili yükselmeleri gösterir. Tutulmanın gerçekleşeceği 28 civarındaki bir iki günlük süreçte Merkür-Mars-Satürn de güneşmerkezli olarak bakıldığında birbirlerine doksan ve yüzseksen derecelik açılarda bulunacaklar. Bu hizalanmalar tutulma civarındaki günlerde güneşlekesi sayısında hızlı artış, etkin güneş patlamaları gibi etkiler yaratabilir. Bunun neticesinde dünyevi olaylar artabileceği gibi, doğal afetlerde artış görülebilir (deprem, volkan patlaması, fırtına, sel baskını vs).

Araştırmacı, bilim insanı Buryl Payne’e göre Güneş-Jüpiter-Dünya dizilimi esnasında Ay da bu dizilimde yer alırsa, bu iki üç günlük süreçte hava sıcaklığı mevsim normallerinin üzerinde sıcak olur. 

Asılsız haberler, bilgi kirliliği, fikir hırsızlığı

İkizler burcunda tutulmalar, sosyal alanda ve politikada komplike taktiklerin hareketlendiği dönemlerdir. Hile, kandırma, yanlış yönlendirme riski taşır. Uluslararası bilgi akışları hızlanır, asparagas haberler, söylentiler artar.Tutulmanın etkisi alanında olacağımızönümüzdeki altı aylık süreçte bilgi hırsızlığı artabilir. Dejenere bilginin sonu geldi! Ama bundan önce bunun en dejenere hali yaşanacak! Bilgi kirliliği had safhaya varacak…

İkizler burcu Merkür gezegeni tarafından yönetilir. Astrolojide Merkür ticaret, temel eğitim, ulaşım, her türlü haberleşme, komşu ülkelerle ilişkiler temalarının genel temsilcisidir. Medya, istihbarat toplama, basın ve haberciler, posta çalışanları, gençler, sekreterler, tüccarlar, öğretmenler, gezginler, dedikoducular, hırsızlarla (bilgi) bağdaştırılır. Tutulma esnasında Merkür henüz direkt hareketine dönmüş olacak.

Tutulma Hyades yıldız kümelerinin kapsadığı İkizler burcunun 5-9 dereceleri arasında gerçekleşiyor (6 derece İkizler). Astrolojide bu yıldız kümeleri provoke veya aktive edici olarak nitelendirilir. Manipülasyona ve sahtekarlığa yatkın, şiddetli ve fırtınalı, zorlayıcı ve baskı yaratıcı, yoğun tutkulu, takıntılı ama bunun yanı sıra keskin algıya sahip olma, teknik konularda ve sanatsal konularda beceriklilik gibi temalar da bu yıldız kümelerine atfedilir.

Tutulmanın derecesine en yakın düşen yıldız Aldebaran olarak görülmekte. Aldebaran bir kraliyet yıldızıdır ve Belirli koşulların gerçekleşmesi durumunda büyük başarılar vaat eder. Aldebaran açısından önemli olan dürüstlüktür. Dürüstlüğünden ödün vermeden çaba gösterme karşılığında büyük başarı verebilir. Ama buna karşın bu konuda kişiyi tuzağa çeken durumlar oluşacaktır etrafında. Özellikle de İkizler burcu kapsamına giren bilgi paylaşma, yazma, öğretme, eğitme, konuşma, fikir beyan etme temalarında. Kişi bu tuzağa düşüp yanlış yola saparsa ani düşüş ve büyük handikaplar yaşayabilir.

Çabuk değişen fikirler

Tutulmanın gerçekleşeceği İkizler burcu değişken burçlardan biridir. Değişken burçlarda tutulmalar, esnekliği, uyumu, yeni koşulları algılama ve adapte olma ihtiyacını gösterir. İş ve ev değişiklikleri, kararsızlıklar ve dağılma riski dikkat çeker. Değişken burçlar, gerginliği ve huzursuzluğu yansıtabilirler. İkizler burcu fikir ve görüşleri temsil ettiğinden, bu tutulma civarındaki günlerde fikirlerde hızlı değişimler görülebilir. Tutulma esnasında Merkür’ün zarar gördüğü Yay burcunda ve geri hareketli olması bunu destekliyor.

Hava elementi burçlarda, özellikle de Merkür yönetimindeki İkizler burcunda gerçekleşen tutulmalar sert rüzgarları, fırtına, kasırga ve tornadoları işaret edebilirler. Klasik dönem astrologlarından Raphael, hava burçlarındaki tutulmaların sosyolojik çalkantılar, ayaklanmalar, isyana teşvikler, yıkıcı fırtınalar, rüzgarlar, anlaşmalar ve ittifaklarda değişiklik getirdiğini bildirmektedir. Tutulma esnasında Merkür henüz yeni direkt hareketine dönmüş olacak. Bu da alınan kararların henüz tam yerine oturmayabileceğini, değişmeye eğilim olabileceğini göstermektedir.

Bilgi bombardımanı

İkizler burcundaki bu tutulma civarından itibaren adeta bilgi bombardımanına tutulabilir, yoğun bilgi akışına muhatap kalabiliriz. İkizler burcunda tutulmalar, sosyal alanda ve politikada komplike taktiklerin hareketlendiği dönemlerdir. Hile, kandırma, yanlış yönlendirme riski taşır. Uluslararası bilgi akışları hızlanır, asılsız haberler, söylentiler artar. Bu tutulma civarındaki günlerde bilgi karmaşası yaşanması olasılığı çok fazla. Medya ve yayıncılık alanında hızlı gelişmeler yaşanabilir.

İkizler burcundaki tutulmalarda eğitim, iletişim, medya ile ilgili konular gündemdedir. Sosyal medya hareketlenir. Zihinsel aktivite artar, yeni fikirler ortaya çıkar. Tutulmanın gerçekleşeceği İkizler burcu hava elementindendir. Hava elementi iletişimi, hareketi, sosyalliği, zihinselliği ve mantığı ifade eder. Teorik boyutta düşünebilme, analiz sentez yapabilme, soyutlayabilme, kavramsal düşünce gerçekleştirebilme gibi beceriler hava elementinin getirilerindendir. Hava elementinde tutulmanın getirebileceği önemli risklerden biri, her şeyin plan ve proje bazında kalması, çok konuşup, çok hareket edip ortaya somut bir değer çıkarılamaması ve bunların vereceği huzursuzluğun ön plana çıkması olabilir.

Tutulma esnasında Jüpiter ile İkizler burcunda birleşmekte olan Ay, bilgimizi genişletebileceğimiz bir süreçte olacağımızı gösteriyor. Aslında Jüpiter’in geri hareketli olduğunu ve Ay’ın geçmiş ile ilgili olduğunu göz önüne alırsak, eski ve geçmişte zaten sahip olduğumuz bilgileri hatırlamaya başlayacağımız bir sürece ilerlediğimizi düşünebiliriz.

Tutulmanın hepimiz için hayırlara vesile olmasını diliyorum…


kaynak

Evrenin Dini (Bölüm 1)

Evrenin Dini

Giriş

Evrenin Dini çok iddialı bir başlık… Anlatacaklarımı, anlatabileceklerimi lütfen, benim bu güne kadar öğrenebildiklerim olarak değerlendirin. Daha çoğunu, daha iyisini bilen muhakkak vardır, ve keşke onlar da paylaşsalar, ben de onlardan daha fazlasını öğrenebilsem… Evrenin dini derken, sadece dünyada geçerli olmayan, ama dünya da evrenin bir parçası olduğu için, dünyada da geçerli olan bir dinden bahsediyorum. Evrenin her yerinde geçerli olan temel kurallar ve kabullerden bahsediyorum. Bunları nereden bildiğimi bilmiyorum. Ne bir melek, ne bir kanal, ne de vahiyler… Sadece öğrendiklerimden sonrasında yaptığım derin tefekkürler ve meditasyonlar sonrasında zihnimde zuhur eden ilhamlar… Bu ilhamlar üzerinde yaptığım uzun ve derin düşünmeler sonunda ulaştığım fikirler…. Bu fikirler üzerinde yaptığım araştırmalar sonucunda gelişen, ve elbette tartışılabilir, kusurlara açık önermeler…. Yani aslında anlatacaklarım benim için gerçek, ya da “hakikat”. Başkaları bambaşka bir şekilde düşünüp, inanabilirler. Kimse beni inançlarımı ve düşüncelerimi savunmaya zorlayamayacağı gibi, ben de kimsenin inancını yargılayamam. Zaten anlatmaya çalışacağım din önerisi de, tamamen bunun üzerine kurulu. Hangi dinden olursak de, ya da hiçbir dine ait olmasak da değişmeyecek temel kurallar bunlar. Bu temel üzerine, her türlü din ya da inancın mabedi inşa edilebilir. Yani, bu kuralları temel kabul ettikten sonra, bunlara ilave edilebilecek her türlü bireysel, ya da kitlesel inanç da en az benimkiler kadar aziz. O yüzden, ne kimsenin inancına bir söz söylüyorum, ne de kendi inancımı empoze ediyorum. Herkes istediğine inansın, istediği yolda ilerlesin. Birileri benim söylediklerimi duyar, düşünür, ya da benimserse, görevimi yapmış olurum. Bu bir tek kişi olsa da, hatta hiç kimse olmasa da, önemli değil. Benim görevim bunu anlatmak. Sonrası açıklayacağım gibi, yine ortak kararlarımızla gerçekleşecek… Bugüne kadar az yazmadım, ama beni en çok heyecanlandıran yazım bu. Klavyede parmaklarım çok kararsız. Yazacaklarımı bilmediğim için değil, onları çok iyi biliyorum, ama yazıp yazmama kararsızlığıyla, kendimle mücadeleyle geçirdiğim çok uzun bir dönem var. Ve bu dönemin sonunda, bir konferans vermem istendiğinde, başlık olarak aklımda birden evrenin dini sözcükleri zuhur edince, artık kendime direnmeyi bıraktım. Bu yazıları hızlı ve üzerinde uğraşmadan, klavyeden aktığı gibi yazacağım, daha sonra düzeltme ve ilaveler yapabilirim. Dünyaya harika bir ailenin parçası olmak dışında, hangi nedenle geldiğimi hepimiz gibi çok sorguladım. Eşim bana “kendi kendine öğrenme birincisi” der. Sanırım beni en iyi tarif eden lakaplarımdan biri bu. Çok küçük yaşlardan beri, gizli ve gizemli olanı merak ettim. Yine çok küçük yaşlardan beri, hem dinler ve felsefeyi, hem de ezoterik ve batıni öğretileri, hem teorik, hem pratik düzeyde inceledim. Pratik çalışmalardan ve sağladıkları açılımlardan çok faydalandım. Daha yolum olmasına rağmen, zihnimi arındırdım, ruhumu eğittim, ezbersiz olmaya doğru gidiyorum. Bu yolda bana çok şey öğretenler de oldu. Ama ne bir guru, ne bir şeyh, ya da ne bir hoca, beni şekillendirmedi. Bu yüzden, zaten öğrenmeye devam eden, hatalar yapmış ve yapacak biri olarak, ben de asla böyle bir pozisyonda olmak istemiyorum. Başkalarına göre daha çok soruya cevap verebilmek, kimseyi bütün sorulara cevap verebilecek bir konuma getirmez. Bu yüzden söyleyeceğim, bildiklerimin yettiği kadar sorulara yanıt vereceğim, ama bilmediklerimi öğrenmek için çaba göstermeye de devam edeceğim. Çünkü söyleyebileceklerim temel kurallar olsa da, her zaman çok daha fazlası var, öğrenme yolculuğunun sonu yok. Ve insan olarak yaşadıkça, hiçbir zaman “her şeyi” öğrenemeyeceğiz. Çünkü sınırlı ve sınırlandırılmış zihinlerimiz var. Ne kadar çaba gösterirsek gösterelim, zihnimizi arındırsak da, hatta durdurabilsek de, hayatımız sürdükçe hiçbir zaman insan zihninin sınırlarından kurtulamayacağız. Ama algıladıklarımız, fark ettiklerimiz hep artacak. Benim katkım ulaşabildiğim bilgilerin, bunu seçebilecek olan bazılarına yol ışığı olabilmesi… Eğer burada paylaşılanları aklınız veya kalbiniz kabul ederse, ve katılırsanız, sizlerden tek dileğim, katıldığınız bölümleri ilgisini çekebileceğini düşündüğünüz kişilere de ulaştırmanız. Hakikat yolculuğu başlasın…  Yerel ve Güncelin Sınırı Din nedir, önce bunu açıklığa kavuşturalım. Din “takipçileri tarafından güncel ve yerel hukuktan ve ahlaktan daha üstün tutulan bir yaşam kuralları bütünü”. Daha birçok tanım var. Ama bu tanımlar bütün dinleri kapsamıyor, genellikle örgütlü ve tek tanrılı dinlere odaklılar. Bazı dinlerde Tanrı yok, bazılarında birçok tanrı var. Bazı dinler ibadet önermiyor, bazıları bütün hayatı ibadete, diyanete dayandırıyor. Bu yüzden diğer tanımlamalar yerine dinin bir yaşam kuralları bütünü olduğunu, ve bunun ahlaktan ve hukuktan temel farkının, güncelliği ve yerelliği aşması olduğunu vurgulayan tanım en genel olanı. Bugün çok eski dinlerin mensubu olup, çok mutlu yaşayan birçok insan da var, bu dinlerin yorum farklılıklarıyla çeşitlenmiş mezheplerine, daha da yeni yorumlarına inananlar da var, inanıp da dinlerinin kurallarını uygulamayanlar da var, hiçbir dine inanmayanlar da… Bu nedenle dinin güncelliği ve yerelliği aşması dışında, aslında ahlak ve hukuk gibi bir kurallar bütünü olması tanımı yeterli. Bizim bildiğimiz, ve bilmediğimiz dinler, hep geçmişten geliyor. Bildiğimiz zaman kavramı nedeniyle bu son derece normal. Bir din geçmişte ortaya çıkacak ki, sonrasında takipçileri kurallarını yaşatsın. Ama bildiğimiz tarih sınırlı. Yazının 6000 yıllık geçmişi, şimdilik, bizi daha önceki dinleri öğrenmekten alıkoyuyor. Yani aslında bahsettiğimiz sadece 6000 yıllık bir geçmiş. Yerellik konusu daha da ilginç. Bugün en çok sayıda takipçisi olan bütün dinler Asya kökenli. Tek tanrılı ve bugün hâkim olan dinler sadece Ortadoğu kökenli. Yerel kökenlerine rağmen bu dinler bugün dünya nüfusunun yarısından fazlasını etkiliyorlar. Ama aslında, bildiğimiz kadarıyla bütün dinler dünya kökenli. Yani, eğer evrenin başka köşelerinden öğretilmiş olma ihtimali olsa da, tümünün dünya üzerinde ortaya çıktığı bir gerçek. Buna rağmen, bir çok dinin takipçileri, kendi dinlerinin dünyanın, geleceğin, ve evrenin tek dini oldukları konusunda çok kesin kabullere sahipler. İşte bu noktada bir sorun yaşıyoruz. Elbette herkes istediğine inanır, ama kendi inancının diğerlerinden daha üstün, hatta evrensel olduğunu iddia etmek, evrenin zaman ve uzay sonsuzluğu içinde, insanoğlunun eğlenceli had bilmezliğini gösteren bir diğer özellik. (Bu yazı nedeniyle ben de aynı davranışın içinde miyim, henüz buna karar veremedim…) Eğer kendi dinlerinin evrensel olduğunu düşünenler, diğer dinlerden olanlara kötü davranırlarsa, onları kendi dinlerinin kurallarına göre yargılar, yaşam tarzlarına müdahale ederlerse, hatta öldürürlerse, hatta bunları yapmaz ama sadece düşünürlerse, bu aslında, sadece son derece yerel, ve son derece güncel olduklarının delili oluyor. Evrensel bir öğretinin, sadece bugün ve dünyada bizden farklı olanları değil, evrenin her yerindeki farklılıkları da kapsaması, ve her zaman ve her yerde geçerli olması gerekir. Oysa takipçilerinin evrensel olduğundan emin oldukları dinler, geçmişteki bir coğrafyanın değerleriyle, gelecek ve evren için geçerli olduklarını iddia ediyorlar. Evrensellik zaman ve mekân sınırlarından bağımsız olmak, olabilmektir. Aslında büyük olasılıkla daha başka bağımsızlıklar da gerektirir, ama bunlar bizim algı boyutumuzu aşıyor. Bir bilginin, öğretinin ya da dinin evrensel olabilmesi, ancak zaman ve mekânı her şart ve koşulda aşabilmesiyle mümkün. Bugün hâkim olan dinler geçmişten geldikleri ve yerel oldukları için, modern insanın ihtiyaçlarına cevap vermiyorlar. Oysa aslında yayılmaya başladıklarında bütün dinler çok daha evrenseldir. Dinin yayılma aşamasında, hoşgörü, basitlik ve şefkat hâkimdir. Bütün dinlerde böyle olmuştur. Fakat daha sonra kurumsallaşma aşamasında, dinin takipçileri, aslında basit, hoşgörülü ve müşfik olan öğretiyi, sert kurallara, hiyerarşiye, reddiyelere boğmuşlar, dinin takipçileri arasındaki dayanışmayı arttırabilmek için, bizden olanlar-olmayanlar ayrışmasını teşvik ve empoze etmişler, ve din, ilk halinden çok daha hoşgörüsüz, karmaşık, ve çatık kaşlı bir şekle dönüşmüştür. Aynı katılaşma, dinin farklı yorumlarına dayanan mezheplerde de görülmüştür. Bu yüzden bir dini evrensellikten uzaklaştıran, aslında kurumsallaşma aşamasıdır. Bu aşamada kurallar ve kabuller yerel ve o zamana ait değerler üzerinden kurulur, ancak bu değerler gelenekselleştikleri için, başka yer ve zamanlarda da geçerli olmaları beklenir. Aynı kurumsallaşma aşamasında, diğer dinlerle rekabet, hatta mücadele de söz konusudur. Bu mücadele tarihteki en kanlı savaşlara neden olmuş, tek Tanrı inancını paylaşanlar, birbirlerine büyük zulümlerde bulunmuşlardır. Rekabet, birbirlerini tarihten silme arzusu, aslında dinin ortaya çıktığı yörelerdeki yerellikten, bu kez yaşatıldıkları yerlerdeki yerel değerler üzerinden bir mücadeleye de dönüşmüştür. Örneğin Haçlı savaşları başarıya ulaşsaydı, Hristiyanlığın Roma’da Mitra inancına yaptığı gibi, bugün İslamiyet, o dönemde kabul edilen marjinal bir inanç olarak kabul edilebilirdi. Ya da eğer İslamiyet, İspanya’dan ve Avusturya’dan daha derin Avrupa’ya ilerleyebilseydi, ya da Hitler bütün Musevileri katletseydi, ya da Pakistan kurulmasaydı, ya da Protestan-Katolik savaşlarında taraflardan biri tamamen kazansaydı… Bir dinin evrensel olabilmesi için, dini olsun olmasın, bütün insanlar ve insanlık, ve hatta evren için de geçerli olabilmesi gerekiyor. Bugün hâkim olan dinler, geçmişin ve doğdukları coğrafyanın güncel ve yerel değerleri üzerine kurulmuş oldukları, ve din tanımında yaptığım gibi, güncel hukuk ve ahlakla çeliştiklerinde, bir çok sorun ortaya çıktığı için, ne yazık ki evrensel değiller. Bir diğer önemli nokta, dinlerin bilimin henüz açıklayamadığı konularda, insanın zihnini meşgul eden gizemlerde, kesin açıklamalar getirmesinin beklenmesi. Evrenin kendi kendine mi oluştuğu, ya da planlı bir tasarım olup olmadığı, tasarımsa bu tasarımı kimin yaptığı, nasıl ve neden yaptığı gibi aslında, tarihin, fiziğin, özetle bilimin konuları olan alanlarda, bir din açıklamalar yapar ve çoğu zaman olduğu gibi, bilimle çelişirse, o zaman o dinin güvenilirliği kalmıyor. Ve her zaman ve her yerde doğru bilgiler vermeyi de içeren evrensel doğruluk kriteri yine yara alıyor. Aynı şekilde, ölüm ve sonrası, ruhlar, evrendeki bedenli ve bedensiz hayat gibi konularda da, dinlerin daha çok yerel kabullerinden ortaya çıkan ve tartışılması bile uygun bulunmayan yasaları olduğunu görüyoruz. Ama bütün referansların dünyadaki verilere dayandığı açıklamalar, özellikle ölümden sonrası için anlatılanlar, insanların korkularını beslese de, genellikle çok inanılır bulunmuyor. Yine bu bağlamda, dinlerin gelecekle ilgili kehanetleri de var. Bazıları yaşanan deneyimlerin bazılarının, diğer bazıları tümünün, önceden planlanmış olduğunu, ölümden sonra, ya da bir kıyamet gününde dinin kurallarını yaşama oranına göre sınıflandırılacağımızı, bundan kaçış olmadığını söylüyorlar. Elbette eğer her şey planlıysa, neden yaşadığımız sorusu bir yana, bütün öğretiyi yine dünya üzerine kurarlarken, evrensellikten uzaklaşıyorlar. Bir dinin, tarih, fizik, astronomi gibi bilimlerde, ya da ölüm ve sonrası gibi bilinmez alanlarda, o bilimlerden daha fazla bilgisi olduğu iddiası, kesinlikle mümkün olsa da, bu bile o dini evrensel yapmaya yetmez. Üstelik bir dinin evrensel olabilmesi için, sadece dünyayı değil, bütün evreni açıklayabiliyor olması gerekir. Son olarak, mevcut dinlerin ibadet, ayin ve törenleri de, aslında doğdukları zaman ve mekânın normlarına göre geliştirilmiş olduğundan, evrenin her yerindeki farklı yaratılışları bırakalım, dünyadaki koşullara bile uygun olmuyor. İklim başta olmak üzere, bitki ve hayvan âlemi de hem mekânsal hem zamansal olarak bu kadar farklılaşırken, geçmişin ve dinin doğduğu coğrafyanın, bütün evrende uygulanabilecek tören ve ibadetleri içerdiği, evrenin sonsuzluğu düşünüldüğünde pek mümkün değil. Bugünkü hâkim dinler, yine de evrensel olduklarını iddia ediyorlar. Oysa evrenin her yerini ve her zamanı bırakalım, dünyanın her yeri ve her zamanını bile kapsamıyorlar. O zaman yeni bir önerinin tam zamanı…  Temel Kural Tanrı kesinlikle var. Ve bildiğimizden çok farklı. Uzakta bir yerde, bizden ayrı, farklı, sevgi ve ışığın merkezi, bizi zaman zaman sevgiyle cezalandıran, ya da son derece dünyevi ödüllere boğan bir yargıç değil. Tanrı hepimizin bileşkesi. İradelerimizin, seçimlerimizin, kendimizi değiştirme gücümüzün bileşkesi. Kendisini tanımak istemiş, ve sonsuz dönüş potansiyelini kutuplulukta karşılaşacak şekilde yeniden yaratmış. Kutupluluğun yatay sekiz şeklindeki sonsuz dönüşünde, her seferinde ortada kendisiyle karşılaşmış, ve kendisini tanımaya devam etmiş ve hala bizler aracılığıyla kendisini tanımaya devam ediyor. Aslında tek bir amacımız var. Bizi, kendisini tanıyabilmek için bütününden ayıran Tanrı’ya ve bütününe yeniden kavuşabilmek için, içimizdeki Tanrı’yı tanımak. Yaratılış amacımız bu. Evrenin yaratılış amacı da bu. Bu kadar basit. Karmaşıklaştırsalar da, zorlaştırsalar da, gerçek bu kadar basit… Ama eğer bunun nasıl gerçekleştiğine bakarsak, sistem son derece karmaşık. Amaç basit, ve aslında en derinimizde hepimiz bu amacı da biliyoruz. Yine de insan aklı, nasıl sorusunun cevabını muhakkak öğrenmek istiyor. Bugün bilim, nedenleri tespit edebilmek için nasıl sorusunun tamamen yanıtlanması gerektiğini, eğer nasıl sorusunu yanıtlayamazsak, neden sorusuna geçmememiz gerektiğini, neden sorusunun kesin ve bilimsel bir cevabı olamayacağı için, bununla uğraşmamamızı, nasıllara odaklanmamızı öneriyor. Halbuki nedeni içimizde biliyoruz. Evren de, biz de, sadece parçası olduğumuz Tanrı kendisini daha iyi tanısın diye varız. Bu bilimsel mi? Henüz değil. Bunu içlerinde bilenler bu bilgiyle yetinirler mi? Hayır, nasıl olduğunu da bilmek isterler. Oysa nasıl sorusunun cevabı evrensel değil. Yani evrenin her yerinde aynı nasıl mekanizması ve sistemi çalışmıyor. Farklı düzeylerde, farklı mekanizmalar var. Pekiyi bunların ortak kuralları var mı? Evet, var. Nasıl sorusuna ve bizim evrensel dine göre dünyada nasıl yaşadığımıza ve nasıl yaşamamız gerektiğine daha sonra yine döneceğim. Ama önce temel kuralları incelememiz lazım. Bütün kurallar Tanrı’nın kendisini tanımak için, potansiyelini harekete geçirmesi, ve parçalarının deneyiminden öğrenmesi amacına hizmet eder. Bu yüzden, bütün kurallar, bu öğrenme sürecini beslemek, zenginleştirmek, ve güzelleştirmek için mevcuttur. Amaç olabildiğince çok deneyim, bilgi ve çeşitliliktir. Bunların sağlanabilmesi için, önlerinin açık olması, ve engellenmemeleri gerekir. Yani genel olarak, deneyimi, bilgiyi ve çeşitliliği engelleyen her şey yasak, arttıran her şey de uygundur. Parçaların bütüne doğru yolculuklarında, uymaları gereken temel kural çok basittir. “Sana yapılmasını istemediklerini kendine ve başkalarına yapma, sana yapılmasını istediklerini kendine ve başkalarına yap”. Bu kural evrenseldir. Ve bütün zamanlarda ve mekânlarda geçerlidir. “Sana yapılmasını istemediklerini başkasına yapma” bölümü, bilinen bir kavram, ve bizim alışık olduğumuz türden dinlerin “yapma” kurallarına benziyor. Elbette dinlerde yasaklanan, ve Tanrı’nın buyruğu olduğu için yasaklandıkları düşünülen daha bir çok eylem var. Bunlar bahsettiğim geçmiş ve yerel kültürlerde çok daha önemli ve anlamlılar. Ama evrensel değiller. Çok büyük olasılıkla evrenin her yerinde yenmemesi gereken domuzlar veya inekler yok. Ama kural, sadece kişinin vicdanına sesleniyor. “Sana yapılması durumunda hoşuna gitmeyecek bir şeyi, başkalarına da uygulama” derken, aslında hem zaman ve mekân olarak çok daha genel bir açıdan bakıyor, hem de ahlakı bireyselleştiriyor. Bu durumda şu sorulabilir, kendisinin öldürülmesini umursamayan biri, başkasını öldürebilir mi, ya da, tecavüz edilmeyi umursamıyorsa, tecavüz edebilir mi? Kurala basit açıdan bakarsak evet. Ama başkası derken, sadece karşımızdaki diğer birey kast edilmiyor. Öldüreceğiniz insan birinin oğlu ya da babası, tecavüz edeceğiniz kadın birinin kızı ya da annesi ise, “oğlunuzun-babanızın öldürülmesi, ya da kızınıza-annenize tecavüz edilmesini ister misiniz?” sorusu da kuralın içinde. Ama eğer biri, her şeye rağmen, bunları umursamıyorsa, ki son derece mümkün, o zaman bunu yapar. O zaman, belki gerçekten, belki de sadece zihnimizde, onu yargılar, mahkum eder, cezalandırırız. Aslında onun, Tanrı’nın kendisini tanıma deneyiminin bir parçası olduğunu, onun da bizimle aynı bütünün bir parçası olduğunu unutmuş oluruz… Birini öldürmek ya da öldürebilmek, ya da tecavüz, benim seçimim değil. Kendi hayatımı değil, ama çocuklarımın hayatlarını koruma noktasına gelirsem, ne yaparım bilmiyorum. Ama biliyorum ki, eğer biri bunların kendisine yapılmasını umursamıyorsa, yapacaktır. Diğer taraftan, bu istisnai örnekler dışında, bunları yapanların çoğu, aslında kendilerine yapılmasını istemedikleri şeyi başkalarına yapanlar. Yani kurala uymayanlar. Pekiyi biz o zaman onları nasıl cezalandıracağız? Tabii ki, aynı kurala uyarak. Eğer böyle bir suç işlersek, bize ne yapılmasını istemiyorsak, bu insanlara da onu yapmayacağız. Çok zor, ama kural böyle. Eğer uyacaksak, basit bir kuralın son derece karmaşıklaşabilen sonuçları olsa da, yine de uyacağız. Kural daha az bilinen bölümüyle devam ediyor: “sana yapılmasını istediklerini başkalarına yap”. Aslında bütün dinlerin “yap” bölümleri birbirine “yapma” bölümlerinden çok daha fazla benziyor. Yardımlaşma, sevgi, hoşgörü, koruma gibi, yüksek erdemler öneriliyor. Bazen yine dinlerin doğduğu zaman ve mekânlara ait özel “iyilikler”, olsa da, tümünde benzer şeyler var. Dinin takipçileri daha yüksek erdemlere ve ahlaka çağrılıyorlar. Bu nedenle aslında bütün dinlerin “yap” bölümleri genelde aynı. (Ama o zaman, eğer amaç Tanrı’nın kendisini tanıması için daha çok deneyim ve çeşitlilik sonucunda daha çok bilgiyse, ve eğer herkes aynı yüksek ahlakın parçaları olursa, o zaman bu yüksek ahlak, deneyimin sona ermesi anlamına mı geliyor? Bu güzel soruya daha sonra yanıt vereceğim.) Ama bazen bize yapılmasını çok istediğimiz bazı şeyler, dinlerin “yapma”lar listesinde yer alabiliyor. Bu durumda, bize yapılmasını istediğimiz bir şeyi yaparken, karşımızdakinin, ya da kendi dinimizin kurallarına karşı gelebiliyoruz. Bu durumda, özellikle “yapma” kurallarının daha önce de ifade ettiğim gibi, dinlerin ortaya çıktıkları zaman ve mekan koordinatlarıyla sınırlı olduklarını, ve evrensel olamadıklarını düşünmeliyiz. Genellikle bundan daha ilginç olarak, kendimize yapılmasını istediğimiz şeyleri başkalarına yaparken, onların bunu isteyip istemediklerini sormuyoruz. Eğer bize yapılmasını istiyorsak, muhakkak o da istiyordur sanıyoruz. Ve bu bazen zorlamalara, baskılara kadar gidebiliyor. O zaman kurala başkalarından onay alma şartını da eklemek gerekiyor. Ama daha derine inersek, kural aslında bunu da kapsıyor. Eğer bir başkasının kendisine yapılmasını istediği bir şeyi bize yapmadan önce, bizim bunu isteyip istemediğimizi sormasını istiyorsak, biz de kurala uygun olarak, böyle yapmalıyız. Ama evrensel kural bu ikisinin toplamından farklı. Çünkü bu iki kural sadece başkalarıyla ilişkimizi düzenliyor. Bütünün bizim dışımızdaki parçalarına nasıl davranabileceğimizi, nasıl davranmamız gerektiğini özetliyor. Ama Tanrı’nın ben olan parçasıyla, benim Tanrı olan parçamla ilişkim konusunda eksik. Hâlbuki amaç, Tanrı’nın kendisini tanıyabilmesi için bölündüğü parçalardan biri olarak, içimdeki Tanrı’yı tanımamsa, aslında en önemli ilişkim kendimle olan ilişki. Ve bu nedenle aynı kuralları kendim için de uygulamalıyım. Kendime, başkalarının bana yapmasını istemediklerimi yapmamalı, başkalarının bana yapmasını istediklerimi yapmalıyım. Modern insanın en zorlandığı bölüm bu. Gittikçe artan sosyalleşmeler nedeniyle, sadece kendi küçük çevresinin değil, çok daha büyük grup ve kültürlerin etki alanındayken, doğru davranma, doğru yaşama, toplumsal kabul, başarı gibi konularda uyması gereken çok daha fazla kural var. Bu nedenle insanlar kendilerine başkalarına davrandıklarından daha “kötü” davranıyorlar. Kendilerini zorluyor, cezalandırıyor, zulmediyorlar. Oysa kural gereği başkalarına yapmayacakları hiçbir şeyi kendilerine de yapmamalılar. Bir diğer konu ise, insanların kendileri için güzel şeyler yapmayı, kendilerine güzel davranmayı unutmuş, ya da daha kötüsü hiç öğrenmemiş olmaları. Özellikle doğu toplumlarında biz kavramı, ben kavramının hep önündeyken, insanlar, arzularını, tutkularını, keyif ve hazlarını hep erteliyorlar. Başkalarının beklentilerine göre yaşarken kendilerine bir türlü sıra gelmiyor. Daha az sayıda olsa da, gittikçe büyüyen bir grup insan ise, kendilerine çok fazla özgürlük tanırken, başkalarını umursamıyorlar. Daha çok yeniçağ gruplarında var olan bir düşünce sistemi bu. Ama gelişmeyi durduran, pasifist, razı ve teslim bir ruh hali, Tanrı’nın kendisini tanıyabilmesi deneyimine hizmet etmez. Tanrı daha fazlasını öğrenmek için, bizim razı olmamızı değil, deneyimlememizi bekliyor. Kendimizle kuracağımız ilişkinin çok basit bir kuralı var aslında, o da kendimize çocuğumuz gibi davranmak. Kaç yaşında olursak olalım, ya da çocuğumuz olsun olmasın, o anda kendimize, ebeveyn olarak çocuğumuza bakar gibi bakmayı başarabilmek. Kendinize hayatı çocuğunuza öğretir gibi öğretmek. Onu ödüllendirir gibi teşvik etmek, motive etmek, cesaretlendirmek, güçlendirmek, şefkat göstermek. Ama bunun yanında, hatalarından ders almasını sağlamak, riskleri doğru hesaplamayı öğretmek, disiplini elden bırakmamasını sağlamak… Herkes aslında Tanrı’nın çocuğu. Eğer onun bize nasıl baktığını anlamak istiyorsanız, çocuğunuza nasıl baktığınızı inceleyin. Eğer bir karar aşamasındaysanız, çocuğunuz hangi seçeneği seçse mutlu olacağınızı düşünün? Sevgili ya da eş adayı gibi mesela, çocuğunuz böyle biriyle gelse ne hissederdiniz? Ya da önünüzdeki kariyer seçenekleri, ya da bütçe kararları, çocuğunuz hangisini seçsin isterdiniz? Temel ve evrensel kural bir tane ve çok basit: Sana yapılmasını istemediklerini kendine ve başkalarına yapma, sana yapılmasını istediklerini, kendine ve başkalarına yap. Eğer bu kurala uyabilirsek, bütüne doğru yolculuğumuz, amacına ulaşabilecek, eğer uyamazsak, o zaman ne yazık ki, yolculuğumuz çok daha uzun sürecek.(Devam Edecek)

(function(d, s, id) { var js, fjs = d.getElementsByTagName(s)[0]; if (d.getElementById(id)) {return;} js = d.createElement(s); js.id = id; js.src = "//connect.facebook.net/en_US/all.js#xfbml=1&appId=100866320026619"; fjs.parentNode.insertBefore(js, fjs);}(document, 'script', 'facebook-jssdk'));Twitter
Son Düzenlenme Çarşamba, 14 Kasım 2012 14:23 Okunma 1066 defa Kategori ruhsallıK Etiketler din tanrı spiritüalizm araştırma spiritüel deneme tanrıça felsefe Ali Korkut Keskiner Ali Korkut Keskiner

1.11.1968 İzmir doğumluyum. Çok küçük yaşlardan beri daha büyük bir gerçeği aradım. Devlette ve aile işinde bir süre oyalandıktan sonra kendim ve mutlu olmaya karar verdim. Daha çok enerji sistemleri ağırlıklı olarak, birçok konuda eğitim aldım, sevdiğim konularda eğitim verdim. Hocalar yetiştirdim. Şimdi daha büyük gerçeği aramaya devam ederken, bulabildiklerimi paylaşma zamanı.


Son Ekledikleri: Ali Korkut Keskiner Benim Anadolum Ezoterik Örgütlere Mektup Temel Kural ve Kendimizin Çocuğu Olmak Ey Dünyanın Işık İşçileri, Zenginleşin! Vahiy Ne Kadar Vahiy? Benzer Öğeler (etikete göre) Tasavvuftaki Astroloji21 Aralık 2012’de Sırt Çantamızda Olması Gerekenler!İnsanlığı Yeniden Dengelemek için YollarDünyanın En Mutlu İnsanlarıİnsanlığın Apocryphası Bu kategoriden diğerleri: « Bilgelik ve İlluzyon Biz Aslında Gerçekten Var mıyız?

kaynak

Reikinin 25 İpucu

Reiki ile ilgili önemli bazı ipuçlarını aşağıdaki yazımda bulabilirsiniz.

REİKİNİN 25 İPUCU

1- Duştan sonra kendinize yada başkasına reiki verirseniz daha iyi aktığını hissedeceksiniz. Dar kıyafetlerde reikinin akışını olumsuz etkiler.

2- Reiki vermeden önce avuç içlerinizde bir süre arındırılmış bir erkek kuvars tutarsanız enerjinin daha güçlü aktığını hissedeceksiniz.

3- Reiki verirken odaklanmayın, zihninizi meditatif yani olabildiğince düşüncelerden uzak duruma getirin. Karşınızdaki insana reiki verdiğinize odaklanmak bioenerji kaybetmenize yol açabilir ki bu da sizi olumsuz etkileyecektir.

4- Reiki verdikten sonra reiki verdiğiniz kişinin bir bardak su içmesi kişi için faydalı olacaktır.

5- Reiki verirken sesiz bir ortamda ve sakin bir şekilde bulunmak daha fazla rahatlamanızı sağlayacaktır. Odada mum yada tütsü yakmayı da tercih edebilirsiniz.

6- Eğer alkol yada sigara kullanıyorsanız bu maddeler hem chakralarınıza hem auranıza zarar verecek reikiden de etkin bir şekilde faydalanmanızı engelleyecektir. Bağımlılık yerine özgür olmayı seçin.

7- Reiki’yi belli bir bölgeye vermek yerine tüm beden pozisyonlarına çalışmak daha etkilidir. Bir bölgede sorun olsa bile önce tüm beden pozisyonlarına reiki vermeyi daha sonra o bölge ile daha uzun çalışmayı seçin.

8- Reiki uygulayıcısı kimseyi iyileştirmeye çalışmaz. Kişinin kendini iyileştirme gücünün ortaya çıkması için onu destekler. Kimseye iyileşme vaadinde bulunmayın.

9- Reiki ile her gün düzenli çalışmak çok faydalı olacaktır. Ne kadar düzenli bir şekilde kendinize reiki verirseniz o kadar fayda görürsünüz.

10- Reiki ile herhangi bir hata yapmanız mümkün değildir. Reiki saf pozitif bir enerjidir. Ancak reikiyi daha etkili kullanmak için kendinizi geliştirebilirsiniz.

11- Reiki ile çalışırken olumlamalar yapabilirsiniz. Özellikle 21 gün boyunca her gün tek bir olumlama ile çalışmanızın çok faydası olacaktır. 21 gün her gün tüm chakralarınıza 5'er dakika reiki verirken olumlamanızı içinizden yada sesli tekrarlamanızı öneririm. Gün kaçırırsanız baştan başlamanız gerekecektir.

12- Reiki bütünün hayrına çalışan bir sistemdir. Reikiyi kendi çıkarlarınız yada istekleriniz için kullanmanız mümkün olmayacaktır.

13- Kendinize reiki verirken tüm chakralarla çalışabilir yada farklı el pozisyonlarını kullanabilirsiniz. Ancak her durumda baş bölgesi ile daha uzun çalışmanızı öneririm. Usui Sensei’nin en fazla baş bölgesine reiki verdiğini biliyoruz.

14- Enerji çalışmaları yaparken çalışmaya başlamadan derin bir nefes alıp nefesinizi verirken ” Kendimi bütünüyle iyiliğe ve şifaya açıyorum” demenizin çok faydası olacaktır.

15- Enerji çalışmalarınız bittikten sonra derin bir nefes alıp içinizden ” Bana ulaşan iyiliği ve şifayı sevgiyle kabul ediyorum” demenizin çok faydası olacaktır.

16- Eğer daha iyi enerji çalışmaları yapmak istiyorsanız kendinize reiki verirken her gün içinizden ” Şifa enerjileri ile çalışma yeteneğim artıyor” olumlamasını yapabilirsiniz. Bunu 21 gün boyunca her gün 30 dakika ve gün kaçırmadan yapmanızı öneririm.

17- Kendine değer verme ve özgüven duygularınızı arttırmak için göbek chakranıza, kendini ve başkalarını affetme için kalp chakranıza bol bol reiki verin. Reiki verirken bu konuda uygun olumlamaları tekrar edebilirsiniz.

18- Çiçek kokuları enerjilerin gücünü arttırır. Hangi çiçeklerin kokusunu seviyorsanız bunların aromatik yağından edinip reiki çalışmalarından önce koklayabilir, avuç içlerine sürebilir yada aromatik yağ olarak yakabilirsiniz.

19- Reiki verirken ellerinizi yavaş hareket ettirin ve bir anda kişinin üzerinden çekmeyin. Kişinin üzerinden çekmeden önce yavaşca ellerinizi birbirine değdirin sonra yine yavaş hareketlerle ellerinizi çekin.

20- Eğer uzağa enerji gönderiyorsanız niyetinizin doğru fomüle edildiğinden emin olun. Doğru niyeti seçerek 21 gün boyunca aynı niyete enerji göndermenizin faydası daha fazla olacaktır.

21- Eğer herhangi bir niyetle çalışmış ve istediğiniz sonucu alamamışsanız ya bu niyet sizin için hayırlı değildir ya isteğinize ulaşmanızın bir zamanı vardır henüz bu zaman gelmemiştir yada kendinizi bir şekilde bloke ediyorsunuzdur. Kurban arketipinin güçlü olması, değişim korkusu, suçluluk duyguları, bir şeyi gerçekten istememe kendinizi bloke etme nedenlerinizden bazıları olabilir.

22- Reiki çalışması yaparken hep aynı kıyafeti giymenizin olumlu sonuçları olacaktır. Bu kıyafet bir süre sonra belli bir enerji frekansı ile sarj olacak ve bunu daha giyer giymez olumlu etkisini gösterecektir. Bunun için beyaz bir giysi yada şal tercih etmenizi öneririm. Bu giysiyi mümkün olduğunca az yıkayın ve sadece reiki çalışmalarınızda giyinin.

23- Bazen reiki verirken güçlü deneyimler hissedebilirsiniz bazen ise herhangi bir his olmayabilir. Bunların hepsi normaldir ancak sıradışı hislerinize dikkat edin ve bu hisleri bir yere yazın. Gelecekte bu hislerinizin ne anlama geldiğini anlamanızı sağlayacak bazı olaylar yaşayabilirsiniz.

24- Kristaller enerjilerin gücünü arttırır. Reiki ile çalışırken üzerinizde temizlenmiş bir kuvars kristali bulundurursanız hem daha etkili çalışmalar yapmış olursunuz hem de reiki çalışmanız esnasında kristalinizde pozitif enerji ile dolar. Reiki çalışmanız bitince kuvarsınızı üzerinizde taşıyarak bu olumlu enerjilerden faydalanabilirsiniz.

25- Her gün tüm chakralarınıza 5'er dakika reiki vermenizin çok faydası olacaktır. Geceleri uyurken ellerinizi kalp chakranıza koyup kendinize reiki verirken uyursanız sabahları daha dinç uyandığınızı göreceksiniz.

Lütfen kaynak göstermeden yazıyı paylaşmayınız.

Berna Özcan Demir

Alıntıdır

Burak Eldem'den 21 Aralık 2012 Yorumu

Sonsuz:

Sevgili Burak Eldem. Öncelikle teşekkür ederim bu sohbeti kabul ettiğin için. Malum geçmişte yaşanan ve senin başka röportajlarımızda anlattığın üzere medyaya çıkmıyorsun. Ama en azından derKi aracılığı ile senden haber alabilecekler insanlar ve kafalarındaki sorulara yanıt bulabilecekler belki. Hani daha önce uzun bir röportaj yapmıştık seninle Marduk ve 2012 üzerine; aynı soruları tekrarlamak istemiyorum. (Bkz. Marduk 2012'nin Neresinde? yazısı) Bu noktada şunu sormak istiyorum öncelikle: 2003’te kitabını çıkarttığında 21 Aralık 2012’ye daha 9 sene kadar vardı, ama şimdi önümüzde 10 gün kadar kaldı. Öncelikle nasıl hissediyorsun? Heyecanlı mısın? Merak içinde misin? Ben şahsen kendi adıma bu tarihi döneme şahit olduğumdan ötürü çok mutluyum; senin de duygularını merak ettim.

Burak Eldem:

Yaklaşık 10 yıldır, bir değişim döneminin içindeyiz, bunu yeri geldikçe söylüyorum zaten. 21 Aralık, dünyanın güneş çevresindeki turunda yer alan dört tropik konumdan birine, yani Kış Gündönümü'ne işaret eder. Birçok kadim toplum, ekinokslar ve gündönümlerini "takvim kerterizleri" olarak ele almışlardı, Orta Amerika uygrlıklarının rahiplerinin de yaptığı, bundan farklı bir şey değil. Yani, "kapanmakta olan bir çağın, son Kış Gündönümü" olarak kaydetti Mayalar da bu tarihi. Burada binlerce yıllık astronomik döngülerin hesaplanmasından söz ediyoruz; bunu "her şey bir gün ya da bir gecede değişiverecek" gibi algılamak için, o kültürlerden bihaber, sığ bir bakışa sahip olmak gerek. Değişim yıllardan beri hızlanarak sürüyor zaten, önümüzdeki aylarda ve yıllarda da devam edecek. "On gün kaldı" diye bir şey yok yani :)

Sonsuz:

Herkesin dilinde tipik soru var: “Nerede bu Marduk?” Hani vardı da biz neden göremedik? Ben, Marduk yokken ortalarda bile koparılan tantanayı görüyorum, bir de Dünya’ya yakınlaşan bir gezegen olduğuna dair haberler çıksa neler olabilir tahmin edemiyorum. Halen “Mayaların kehanetine göre Dünya’ya gelip çarpacak Marduk gezegeni” ifadesi her yerde gırla dolaşıyor. Birisi cidden bir taş attı kuyuya ve kimse de çıkartamıyor, daha doğrusu çıkartmıyor, çünkü çıkartabilmek için okumak lazım. Okumadan, bilmeden kulaktan dolma bilgilerle yazıyorlar da yazıyorlar. Bir de o kuyuya taşı atanın sen olduğunu iddia edip kendilerince tavır yapıyorlar. Halbuki senin kitabında daha önce defalarca konuştuğumuz üzere Marduk çarpacak diye bir ifade kesinlikle yok. Bununla birlikte mayıs ayı içinde dünya haber ajanslarına düşen bir haber vardı: “Brezilyalı bir astronom, güneş sistemine giriş yapan büyük bir gökcismini tespit etti” şeklinde. Fakat sonradan sesi kesildi. Sözün özü ne dersin bu soruya yanıt olarak?

Burak Eldem:

Bu "çarpacak" lafı kimden, ne zaman çıktı, hiçbir fikrim yok. Benim kitapta anlattığım şey gayet basit: Mayalar "kıyamet"ten falan söz etmediler; zaten onlardan kalan fazla belge de yok elimizde. "Günlerin sonu" olarak adlandırdıkları tarih, bir "çağ döngüsü"nün sonuydu, "dünyanın sonu" değil. Hemen ardından da yeni bir çağ ile takvim devam edecekti. "Kıyamet" kavramı, tektanrılı dinlerin mistik bir fantezisi; Mayalarla hiçbir ilgisi yok. Onlar, çağ değişimlerinin, doğal değişimlerle iç içe geçerek, zor ve sancılı olacağından söz ediyorlardı. Bu değişim için de, o karmaşık ve büyüleyici astronomik hesapları içinde, bir göksel işaretçi bulmaya çalışmışlardı. Tıpkı, Babil'in, Mısır'ın, Hint/Harappa'nın astronom rahipleri gibi. Benim yaptığım, Mayalarda üzeri örtülü olan o göksel değişkeni, diğer kadim uygarlıkların astronomi anlayışlarıyla eşleştirmek oldu. "Uzun aralıklarla gökyüzünde beliren ve sonra uzaklaşıp giden" bir gökcismi, çoğu kadim kültürde karşımıza çıkıyor. Ayrıntıları deşifre ettiğinizde, bunun "yakın geçiş" yapan ve çok önemsenen bir göksel işaretçi olduğu çıkıyor ortaya. "Yakın" derken, Mars'ın bile ötesindeki bir noktadan söz ediyoruz :) Böyle bir geçiş, yeryüzündeki iklim, sismik hareketlilikler vb gibi doğal unsurları etkileyebilecek bir şey. Dolayısıyla, kitapta anlattığım, "kıyamet" diye bir şeyin olmadığı, "dünyanın sonunun" gelmeyeceği, ama doğal süreçlerde keskin değişimlerin yaşandığı kritik bir evreden geçileceğiydi. Tabii bir de bunun sosyoekonomik ve sosyopolitik sonuçları var: Böylesi sert dönemler, daha önce dünyadaki dengeleri ciddi biçimde etkilemiş; İ.Ö. 1650 sonrasında yaşananlar, bunun tipik örneklerinden biri. Eğer böyle bir durumla karşılaşırsak, dünyadaki "güç sahipleri"nin de kontrolü ellerinde tutmak için her şeyi yapabileceklerinden söz ettim.

Sonsuz:

Yine kitabında 3661 yıl önce Marduk’un yaklaşması döngüsünde yaşanan süreçte Thera Yanardağı’nın patlamasından ve uygarlıkların yıkılışından bahsediyordun. Nitekim Girit Uygarlığı gibi dev bir uygarlık yıkılmış, Mısır eski gücünü kaybetmiş ve dünya üzerinde birçok değişiklik yaşanmıştı. 2012 içinde Thera’nın yani şimdiki Santorini adasının olduğu yerde ciddi sismik hareketler tespit edildiği ve yanardağın tekrar patlayabileceğine dair haberler okuduk sürekli. Bununla birlikte yine kitabında okuduğumuz ve 2012’de yaşanabilecek Marduk yaklaşmasının yaratabileceği siyasi etkilerden bahsediyordun. Neredeyse hepsi ve fazlası da gerçekleşti. Sen nasıl görüyorsun geçirdiğimiz bu süreci? Beklediğinden azı mı oldu, fazlası mı? Beklemediğin şeyler de yaşandı mı?

Burak Eldem:

Doğrusunu söylemek gerekirse, benim düşünebildiğimden, öngörebildiğimden de fazlası yaşandı, yaşanıyor ve yaşanacak gibi de görünüyor. Son on yılda yaşanan büyük doğal afetlerin bir iki tanesi bile, binlerce yıl önce karşılaşılsa ciltlerce mit ve efsaneye yol açardı: Sumatra, Çin, Şili, Japonya depremleri; Katrina kasırgası ve Asya'daki tayfunlar; muson rejimlerinin değişmesi ve Asya'yı son yıllarda vuran seller; dünya için giderek büyük tehdit oluşturmaya başlayan kuraklık ve sert iklim değişimleri gibi. Sosyopolitik anlamda da giderek kaotik hale gelen bir değişim sürecinden geçiyoruz. Kısacası, bir tek "Marduk" yok görünürde, ama öngörülen etkileri fazlasıyla hayatımızın içinde. Benim tahminim, 2009 civarında bu gök cisminin izlenebilir hale gelmesiydi, bu gerçekleşmedi. Nedenini bana sormayın, yörünge işlerine ben bakmıyorum :) Nedenlerden çok, sonuçların ve hayatı etkileyen koşulların önemli olduğuna inanırım. Bulduğum astronomik korelasyon doğru muydu, yanlış mıydı, bilemem; ama öngördüğüm etki ve sonuçların fazlasıyla doğrulandığı ortada.

Sonsuz:

En çok güldüğüm de senin ülkenin bir yerinde koloni oluşturduğun ve oraya müritlerinle birlikte yerleştiğine dair haberler. Tabii hani bir de Şirince mevzuu bu kadar popüler olmuşken ve senin de sesin pek çıkmazken medyaya çıkmaman nedeniyle söylentiler almış yürümüş. Ne dersin? Biz de yer var mı kurtarılacaklar arasında? J

Burak Eldem:

Bunlar işin nasıl cılkının çıktığının da tipik bir örneği :) Şirince'nin yerini haritada bile gösteremem, bilmiyorum çünkü. Yazar kazancıyla evler, arsalar alınabiliyor mu bilemem, alan varsa da, benim onlardan biri olmadığım açık :) İşin şakası bir yana, 8 yılda tamamladığım, üç kitaplık (yaklaşık 1700 sayfa) bir alternatif tarih incelemesinin içinden yalnızca "2012'de ne olacak?" kısmını cımbızlyıp çeken ve beni yalnızca bunun için programlara çağıran medyaya hiç saygı duymuyorum. Sınıflı toplumların doğuşunu, ataerkil dönüşümün yarattığı çirkin kırılma noktasını, inanç sistemlerinin kadını ve tüm "mülksüzleri" boyunduruk altında tutmaya hizmet etmesini, kapitalizmin içinden "küresel finans-kapital" gibi bir ucubenin çıkmasını ve bugünümüzü zehir etmesini tarihsel kökenleriyle birlikte sergileyen bir çalışma yapıyorsun, adam sadece "2012'de ne olacak" kısmıyla ilgileniyor. Güler misin ağlar mısın?

Sonsuz:

Önümüzde 21 Aralık 2012 günü ve sayısız spekülasyon var. Dün şöyle bir twit yollamışsın: “Evrende değişimler bir günde, bir gecede gerçekleşmez. On küsur yıldır olanlar oluyor zaten; "acaba şemsiye açılacak mı?" demenin alemi yok.” Aslında 21 Aralık’a bakışını çok net anlatıyor. Sorum şu: Yaşadığımız ve yaşayacağımız süreçte ne gibi değişimler bekleyebiliriz sence?

Burak Eldem:

Dediğim gibi, bu değişimler uzun zaman aralıklarına yayılır ve süreç içinde gerçekleşir. İklim değişimi oldukça kritik bir noktaya geldi; bunun bedeli, yağmur rejimlerinin bozulması, kuraklık, tarımda çöküş ki ABD başta olmak üzere dünyanın birçok yerinde hızlanarak yaşanıyor zaten bu süreç. Teknolojin ne kadar güçlü olursa olsun, "ekmeğin" yoksa, bir hiçsin; çünkü yerleşik yaşamı ve uygarlığımızı tarıma borçluyuz. Kaynaklar, hızla artan nüfusun ihtiyaçlarını karşılayamıyor; bu nedenle de "sıkıntı" büyüdükçe büyüyor. "Arap Baharı" denen dalgalanmayı, gıda fiyatlarındaki aşırı artış başlattı, unutmayalım. Açsan, mutlu değilsen, "özgür olmadığını" daha çok hissetmeye başlarsın ve bu sana iyice batmaya başlar. Bu kaotik sürecin daha da keskinleşmesini bekleyebiliriz yani.

Sonsuz:

21 Aralık’ta ne yapmayı planlıyorsun ya da bir planın var mı? Ayrıca insanları çok panikletiyorlar, yok ormanlara yakın oturun, yok su depolayın, yok şu yok bu gibilerinden. Bu kadar panikletmeye gerek var mı?  

Burak Eldem:

Sevgilimle baş başa oturup müzik dinlemeyi, şarap içmeyi, sohbet etmeyi düşünüyorum; 21 Aralık'la ilgili planım bu :) Herkese de bunu tavsiye ederim. Merak etmeyin, "kıyamet" falan kopmayacak. On yıldır kopmakta olan kıyameti fark etmediyseniz, bundan sonra da bir şey fark etmezsiniz :) Ha, tabii ayrıca ilgilenenlere, "Fraternis" ve "Kozmik Okyanus" adlı kitaplarımı okumalarını da öneririm elbette; 21 Aralık iyi bir başlangıç olabilir "Saklı Tarih"i öğrenmek ve anlamak için ;)


kaynak

21 Aralık 2012 - Varoluşun Sonu mu?

Son zamanların en popüler konusu olan ve şüphesiz en az inananının dahi büyük bir ilgi ve merakla beklediği tarih 21.12.2012’ye sayılı günler kala, bazı kesimlerce yaratılmaya çalışılan korku enerjisini hafifletmek, dünyamızın ve insanlığın bu önemli geçiş sürecini anlamlandırmaya yardımcı olmak adına bu yazıyı hazırladım.


Hepimizin bildiği üzere 21.12.2012’de eski bir Orta Amerika uygarlığı olan, zamanında astronomi, matematik, mimari ve sanatta ileri uygarlık düzeyine ulaşmış olan Mayalar’ın takvimi söylentilere göre son buluyor. Oysa bu “son” kesinlik taşımamakta ve hatta bazılarına göre “sonun başlangıcı” olarak kabul edilmektedir. Mayalar takvimlerini belirli periyotlara göre bölmüşler, bu takvim esas gücünü ve zamansal kavramını ise Güneş sistemimizden almıştır. Onlar Güneş’in tüm hareketlerini takip etmişler, Güneş sisteminin işleyişini çok iyi kavramışlar ve buna göre belirli zamansal periyotlar belirlemişlerdir. Söylentilere göre takvimin beşinci ve son periyodu 21.12.2012’de son bulmaktadır.  Oysa takvimin devamının olduğunu iddia eden kimseler de bulunmakta ve böylece, Mayalar’ın takviminin sonu ile alâkalı tüm bilgiler kesin bir gerçekliğe bağlanamamaktadır.

“Guatemala’nın yağmur ormanlarında bulunan antik Maya kenti Xultun’da, 21 Aralık 2012’de sona eren Haab takviminin sonrasındaki tarihlere işaret eden yeni bir takvim bulundu. Araştırma ekibinde yer alan ve kalıntılardaki oymaları deşifre etmek için çalışan Teksas Üniversitesi’nden arkeolog David Stuart, “Maya takvimi milyonlarca, milyarlarca, oktilyonlarca yıl devam edecek… Hatta, aklımıza bile getiremeyeceğimiz süreler boyu devam edecek” dedi.” Haberin detayları için: http://www.ntvmsnbc.com/id/25347988/”

Net olan tek konu 21.12.2012 tarihinde Güneş’in Galaktik Merkez’e 3 drc’lik bir orbla kavuşum yapacağı ve bunun astrolojik sınırlar dahilinde olup, kavuşum sayılacağıdır. Bu kavuşuma diğer gezegenlerin de belirli bir sınırda dahil olmalarıyla, o gün için öngörülen “Galaktik Hizalanma” olayı beklenmektedir.

Astronomik açıdan belirlenen tarihte gerçekleşeceği öngörülen galaktik hizalanma, Dünya’dan bakıldığında Güneş’in Galaktik Merkez’den geçmesi sırasında diğer gezegenlerin de belirli bir düzlemde dizilmesidir.
Astronomik tanımda galaktik merkez, samanyolu galaksimizin merkezine verilen addır ve Yay takımyıldızında bulunur. Bünyesinde oldukça geniş bir kara delik barındırmaktadır ve bu karadelik görünemez durumdadır. Böylece bu tarihle ilgili çeşitli senaryolar üretilmiş ve en önemlisi de Güneş’in Galaktik Merkezle kavuşumu sırasında sözü geçen karadelik tarafından yutulma olasılığı olarak öne sürülmüştür.

Öncelikle belirtmek gerekir ki, Güneş’in Galaktik Merkezden geçişi hiçbir zaman tam bir kavuşum olmayacaktır, zira yıllara göre Galaktik Merkez pozisyonları aşağıda belirtilmiştir:

Galaktik Merkez pozisyonları

1900: 25°27'Yay
1950: 26°09' Yay
2000: 26°51' Yay
2050: 27°33'Yay

Bu pozisyonların dışında, Güneş her yıl aynı Merkezden geçmekte ve gezegenler de hızlarına göre belirli yıllık periyotlarda aynı bölgeden geçişlerini tamamlamaktadırlar. 

Konuyla alâkalı en yakın ve sağlam örnek Pluto’nun 2006 yılının 29 Aralık tarihinde 26 drc 56 dk ile Yay Burcu’ndan geçişidir. Pluto 31.12.2005 tarihinde de 24 drc 53 dk Yay Burcu’nda ilerlemeye devam ediyordu. Astrolojide olayların gerçekleşme anı için orbları kullandığımıza göre, 2006 yılının tamamında iki üç drclik bir orb ile Pluto, Galaktik Merkez olarak tanımlanan bölgeyle zaten kavuşum hâlindeydi. O zaman dilimi içerisinde herhangi bir yutulma olmadığına göre, güncel olayların neler olduğunu inceleyerek bu pozisyonu daha net anlamlandırabiliriz.

Konuyla alâkalı olarak 2010 senesinde AstrolojiTürkiye’nin kurucu astrologlarından Devrim Dölen’in DerKi’ye verdiği röportajdan bir bölümü sunuyorum:

“2012 senesi için önemli pozisyonlar var ancak en dikkat çekici olanı Güneş’in Galaktik Merkez kavuşumu. Güneş daha önce de bu merkez üzerinden geçti ancak bu defa o noktayı tam olarak kapatacak. Yalnız şunu ifade etmeliyim ki, bu noktada uzun süre Pluto da durdu. Eğer bir felâket senaryosu sözkonusu olacak olsaydı, bunu Güneş yerine Pluto mutlaka açığa çıkarırdı. İlginçtir, bu pozisyon, yani Galaktik Merkez noktası, finansal astrolojide altının fiyatının belirlenmesinde çokça kullanılan bir konum. Mayalar da bir altın ve güneş uygarlığı idi. Belki de bunun altında kendi takvimlerinin sembolizmini aramak gerekir, başka bir şeyi değil.”  (Devrim Dölen, DerKi röportajı, Aycan Aşkım Sarıoğlu, 2010)

Şimdi de, bir adım daha öteye giderek Pluto’nun 2006 yılı boyunca orb dahilinde Galaktik Merkez’le kavuşum yaptığı dönemin Dünya’daki önemli olaylarını inceleyelim ve bu arada ön bilgi olarak Yay burcunun dinî liderler, inançlar, reformlar, üniversiteler ve eğitim unsurları, hukuksal konular, yabancı ülkeler, kültürler, dünya dışı yaşam, uzaylılar, felsefe ve düşünce ile alâkalı olduğunu belirtelim.

2006 Yılı Dünyada önemli olaylar

-30 Aralık 2006 Saddam Hüseyin’in idamı (29 Aralık 2006, 26 drc 56 dk Yay Burcu’ndan Pluto’nun geçişi)

-26 Kasım-1 Aralık 2006 Papa’nın Türkiye ziyareti  (25 drc 44 dk Yay Burcu’ndan Pluto’nun geçişi)
Papa’nın Türkiye’ye gelmesindeki amaç yüzyıllardır araları açık olan Katolik ve Ortodoks kiliseleri arasında dostluğu ve birleşmeyi sağlamaktı. Kısacası tarih boyunca süregelen kiliseler arasındaki sürtüşme, uyuşmayla sonuçlandırılmak isteniyordu. Papa Katoliklerin, Patrik Bartholomeos da Ortodoksların ruhanî lideridir. Bu ziyaret ile kiliseler arasındaki yakınlaşma konusunda adımlar atılmıştır. Papa bu ziyaretinde Müslümanlık ile ilgili bir süre önce Almanya’da söylediği İslam âlemini yaralayan olumsuz sözleri de bir bakıma silmek istemişti. Efes’teki Meryem Ana’da yapmış olduğu konuşmalardan açıkça olmasa bile bu anlaşılıyordu]. , 12.12.2012

-2007 Yılı Unesco tarafından Dünya Mevlana Yılı olarak seçilmiştir.
Mevlana’nın en temel öğretisi, “her şeyin üzerinde insanın hoşgörülü olması, kalbini tüm evrene açması” esasına dayanır. Kendisi “Gel, ne olursan ol gel” sözü ile evrensel bütünlüğü ve hoşgörüyü vurgulamıştır.

Sürecin Ruhsal Yönleri

Pluto gibi yıkım gücü ve dönüştürme özellikleri öne çıkan bir planet, yukarıda sözü geçen karadelik ile belirli orb dahilinde kavuşum yapmakta iken, dünyamızda bana göre yeni bir dönem zaten başlamıştır. Gerek dinî liderler gerekse insanlar belirli bir hoşgörü oluşturma adına eylemlere geçmeye başlamışlardır; ancak Pluto doğası gereği yıkıcı olduğundan, yeni bir oluşumdan önce tabi ki mevcut çürümüş sistemi yıkacaktır. Yukarıdaki tarihlerde verdiğim gibi, Pluto’nun sözkonusu karadelik geçişinde, dünyamız üzerinde gerçekleşebilecek olumsuz olaylardan daha çok, barışa, birliğe ve kardeşliğe yönlendiren olaylar damgasını vurmuştur. Egosunun hakimiyetinde yaşayan, hırslı ve kontrolsüz güç kullanan kişiler, bu dönemde gerekli olayları yaşayarak, ya saf dışı bırakılmış ya da uzaklaştırılmaya başlamışlardır.

Nitekim geldiğimiz 2012 yılı sürecinde, dünyamızda en önemli konu şüphesiz huzur ve barışla yaşamak olmaya başlamıştır. Biliyoruz ki sadece kendi isteği için mücadele eden, bütüne bir şey katmayan insanlar ve sistemler artık yavaş yavaş çökecektir. Geçmiş çağlarda bilimde, sanatta ve teknolojide ileriye gidememiş olduğunu düşündüğümüz medeniyetler ve uygarlıklar belki de bizden çok daha fazla ileriye gitmişler, gücün ve verilen bilginin, kontrolsüz ve kitleleri baskı altında tutmak için kullanıldığı zamanlarda nasıl büyük yıkımlara sebep olabildiğini deneyimlemişlerdi. Böylece kendilerine göre bir öngörü sistemi ile, geldiğimiz yıl için yine aynı şeylerin tezahür edebileceğini belirtmiş ve bizleri uyarmışlardı. Bana göre Maya Takvimi insanların kendilerinin, sistemin ve evrenin farkına varabilmeleri için bir uyarı, uyandırma sistemidir. Nitekim öngördükleri tarih olan 2012 yılı, Neptün gibi kolektif temsilcisi olan bir gezegenin, dağılma ve çözülme semboliği olan Balık Burcu’na geçişi ile eşzamanlılık göstermektedir. Böylece 21 Aralık gibi tek bir güne odaklanmaktansa, 2012’nin tamamına özel bir anlam yüklenmektedir. Peki ama bu ne olabilir?

Hepimizin 2012 sürecinde yaşadığı olaylar genel olarak farkındalığımızın artmasına sebep olmuş, insanlar olayları kişisel olarak değerlendirmektense, kitlesel çözüm önerilerine odaklanmışlardır. Bir yanda sistemlerin ve düzenin güç mücadelesi, bir yanda insanların barış çağrıları yankılanmaya başlamıştır. Herkes yaşadığı olaylarda “bunu niye yaşıyorum, görmem gereken nedir?” sorusunu kendine sormaya başlamış, kişisel gelişim sektörüne ilgi artmış, insanlar psişik yeteneklerini kullanmaya büyük bir arzu hissetmişlerdir. Aslında bu yılın en temel özelliği “Birlik bilinci”ne geçişte öncü bir yıl olmasıdır. İnsanların toplumu da ilgilendiren rüyalar görmesi, affetme ve bağışlama çalışmalarına katılmaları ve herkesin bir nevî kendini arındırma sürecine girmesi işte tam da bu dönemin gözle görülür deneyimlerindendir. Yapılması gereken olaylar karşısında sakin kalmak ve dışarıda hiçbir suçlu ya da sorumlu aramadan, öncelikle kişinin iç dünyasında barışı yaşamaya başlamasıdır, zira “göre göz, hisseden kalp” her şeye vesile olandır.
2012 sürecine en uygun gördüğüm cümlelerden bazılarını sizinle paylaşmak istiyorum:

1) “Yoktum var oldum. Taştım topraktım öldüm, bitki oldum…
Bitkiydim öldüm, hayvan oldum….
Hayvandım öldüm, insan oldum…
İnsanım, öleceğim…
Böyle her ölüşte bir üst mertebeye çıktıktan sonra ölümden neden korkayım?” Mevlana
2) -Göklerdeki şuurlular da, yerdekiler de O’na teslim olmuşlardır. Ali İmran 83
-Ki siz boyuttan boyuta, hâlden hâle mutlaka geçeceksiniz. İnşıkak 19

21 Aralık 2012 Greenwich Merkezli Güneş Doğuş Haritası

21 Aralık 2012 gününün Güneş Doğuş haritasını incelediğimizde, gördüğümüz en önemli olayların başında ASC, Merkür, Venüs ve Güneş’in Yay burcunda konumlanmış olması geliyor. Yay Burcu keşiflerle, iyi niyetle, bir şeyleri öğrenmek, sentezlemek, felsefî düşünmek, ufkumuzu genişletmek, bir şeylere inanmak, hareket özgürlüğü ve en tepedekine ulaşma isteği ile doğrudan bağlantılıdır. Bu tarz keşif veya yoğun enerjilerle çalışan günleri incelediğimizde Yay burcunun her zaman haritada aktif olduğunu görmekteyiz.

Örneğin;
-En gerçekçi UFO görüntülerinin gözlem anında, haritanın iletişim evini Yay Burcu kesmektedir.
-İnsanoğlu Ay’a ilk ayak bastığı anda haritanın tepe noktasında Yay Burcu vardır.
(Kaynak: Astroloji Akademisi Eğitim Kitabı 2)

21 Aralık haritasında da 12. ve 1. evleri Yay Burcu kesmektedir. 12. ev astrolojide olumlu anlamlarıyla -ki ben bu harita için olumlu anlamları almayı tercih ediyorum- sınırların aşıldığı, çözülmelerin başladığı, egonun dağılıp ruhsal kimliğin öne çıktığı,  iyileşmenin, iyileştirmenin, şifanın ve bilinçaltının evidir. Karmaya inanan astrologlarca “karmanın evi” olarak değerlendirilmiştir. ASC ise bu tarz çalışmalarda, bir haritanın görünürdeki kimliği ve bize ne göstermeye çalıştığını ifade eder. İlk olarak gördüğümüz, görünenin ardındaki ile görünenin iç içe geçmişliğidir (12 ve 1. evlerin her ikisi de Yay).

Şifa ve ruhsallık ile görünürdeki durum birlikte hareket etmekte ve bize yeni bir farkındalıkla yola devam mesajı vermektedir. 12. ev görünmeyen durumların evi ise, bizim şu ana kadar göremediğimiz durumları, nesneleri ve boyutları ASC ile bir arada çalışarak bir nevî görebilmemize olanak tanıyacaktır. Ayrıca 12.ev rüyalarla bağlantılı bir evdir ve son dönemde herkes geçmişten gelen rüyalardan, rüyaların gerçek gibi olduğundan ve rüyasında büyük değişimleri gördüğünden bahsetmektedir. Bu da 12. ev ve 1. ev ortaklığına iyi bir örnektir. Demek ki bu ilk görünüme bakarak, 21 Aralık gününün gerçekten de “iyi ve iyileştirmeye yönelik” bir enerjisi olduğundan söz edebiliriz ancak bu değişimleri gerçekleştirebilmek ve görünenin ardındakini görebilmek için öncelikle 12. evin asıl anlamlarını yerine getirmemiz gereklidir.

Örnek verecek olursak, burada izole olmak, içe dönmek, aslında yaptığı eylemlerin ve düşündüklerinin birebir farkında ve içsel olarak barış içinde yaşayan biri olmak için gerekli bir dönemdir. Kişi, başına gelen negatif karakterde olarak tabir ettiği olaylar aracılığı ile bir nevî doğrularını ve yanlışlarını görür, hayatı ve hayatındaki kimselerle doğrudan yüzleşir, geçmişinden arınır ve sonuçta geçmiş ve geleceğin olmadığı bir zamansızlık boyutuna, yani tek ortak an olan “şimdi”ye gelir. İşte bu, 12. evin bize sunduğu şifanın yoludur. 2012 yılı içerisinde aslında büyük bir kesimin yaşadığı olaylar tam da budur. Tüm bunlar insanların “şimdi” anına gelerek, kendini tüm evrene açması ve kalplerin birlik içinde atması için gelişen olaylardır.

Haritada ruhsal olarak boyut değiştirme, dünyanın yükselişi ve aydınlanma çağı olarak nitelendirilen döngüye geçiş açısından başka envanterler aramaya devam edelim:

Göreceğimiz ikinci ve en önemli noktalardan biri şüphesiz birinci evde yerleşmiş Pluto, beşinci evde yerleşmiş Jüpiter ve MC’de konumlanmış Satürn arasındaki Yod açı kalıbıdır. Yod astrolojide “Tanrı’nın parmağı” olarak isimlendirilmişse de ben ona “Tanrı’nın eli” demeyi daha çok seviyorum. Bu açı kalıbı genel olarak bizim tahmin etmekte zorlandığımız, iyi olarak nitelendirilen olayların sonradan kötü olabileceği, kötü olarak gördüklerimizin de iyi olarak şekillenebileceği ve aslında bizim irademizin üstünde bir üst irade tarafından yönlendirilen olayları temsil eder. Yod Kalıbını oluşturan gezegenlerin pozisyon ve muhtemel anlamları şöyledir:

Pluto 8 drc 57 dk Oğlak burcunda, Satürn 8 drc 39 dk Akrep burcunda ve Yod’un apex’i yani tepesi Jüpiter 8 drc 55 dk İkizler burcunda geri hareketine devam etmekte ve asteroid Lilith (Black Moon) ile üç drc yaklaşımla kavuşum hâlindedir.

Pluto, kitlesel olaylarla ve bulunduğumuz jenerasyonla ilgili bir gezegendir. Yapısı gereği, varolan yıkım gücünü keskin bir şekilde yerine getirmesi, aslında mevcut düzeni değiştirmek, düzenlemek ve çürümüş olan her sistemi yıkarak yenisini kurmak, dönüştürmek içindir. Oğlak Burcu’ndaki Pluto “geçmişi değiştirme gücümüzü ve gücü elinde bulundurup, güç ve ihtirasla hükmeden sistemleri yıkıp dönüştürme” ile ilgilidir.

Satürn, zamanı ve yargıları, en temel gerçekleri gösterir. Akrep Burcundaki Satürn, derin ve gerçekçi bir dönüşüm zamanına girdiğimizi göstermektedir. Jüpiter ise yayılma ve genişleme, bilgiyi geliştirerek yaymakla ilgili bir gezegendir ve mitolojide Tanrıların Tanrısı Zeus ile özdeşleştirilmiştir. Jüpiter’in haritadaki konumu 5.evdir, yani 5. evde “bilincin” evindedir. Böylesine şanslı sayılan ve olumlu anlamları ile açıkta yer alan bir evde bulunan ve Yod’un tepe noktasını oluşturan Jüpiter, Satürn ve Pluto ile bir araya gelerek kadersel bir işareti temsil eder hâle gelmiştir. Buradan hareketle diyebiliriz ki, bilinçte başlayan olumlu ve mutluluk temelli değişim, bizim geçmiş kalıplarımızı ve acı veren anılarımızı dönüştürmeye başlayacak, zamanla ilgili bilincimiz, irademiz dışında bir güçle değişecek ve böylece zamansızlığın kapısı aralanarak insanlığın daha mutlu ve umutlu, daha geniş bir bilinçle yaşamına devam etmesi sağlanacaktır. Ancak burada unutulmaması gereken nokta tüm bunların 21.12.2012 tarihinde gerçekleşmeye başlamayacağıdır; çünkü bu tarih bir “sembol”dür. Sembolik anlamı da işte bu yorumlara çıkmaktadır. Daha evvel de belirttiğim üzere insanlığın bu sürece merhaba demesi daha önceki yıllara dayandığı gibi, en üst başlangıç noktasına da 2012 Şubat ayında Neptün’ün Balık Burcu’na geçişiyle birlikte varmıştır.

Neptün, 21 Aralık 2012 haritasında 0 drc 49 dk Balık burcunda ve ikinci evdedir. İkinci ev, kendimize verdiğimiz değer ve sahip olduklarımızla, maddiyatla doğrudan bağlantılı bir evdir. Neptün bulunduğu bölgeyi çözer, dağıtır ve hayallerin içinden yeni bir vizyon geliştirmemizi sağlar. Şifacılık, rüyalar ve ilhamla alâkalı bir gezegendir. İkinci evdeki Neptün, maddi değerlerle ilgili bakış açısını değiştirmeye, maddeye sıkı sıkıya bağlı kalma devrinin yavaş yavaş sona erdiğini temsil etmeye ve insanların şifa ve ilhamı daima daha yüksek bir iradeden akan bir enerji olarak kendilerinde görmesine sebep olacaktır diye düşünüyorum. İşte genel anlamlarıyla da Ocak 2026’ya kadar Balık Burcu’nda seyrine devam edecek olan Neptün, bu yıllar içerisinde herkesin şifayı kendinde aramasına, anlamlı rüyalar yolu ile bilgilendirilmeye, bilgeliğin artmasına, egonun çözülmesine, dağılmasına ve insanların şefkat ve merhamete, barışa yönlenmesine neden olacaktır.
Haritanın diğer bölümlerini incelediğimde en dikkat çeken diğer noktalar şöyledir:

1) Beşinci evdeki Jüpiter 12, 1 ve 3. evlerden gelmektedir; rüyaların anlamlanması, bilinçdışı öğrenme sürecinin desteklenmesi, tesadüfî, kadersel olayların gün içinde sıklıkla yaşanması, izole olma yolu ile insanların kendi yaşam biçimleri üzerinde düşünmesi ve içe dönmesi, böylece dışarıda değil öncelikle içeride huzurun aranması, üçüncü ev sebebi ile, iletişimde daha iyimser, bilge ve pozitif olunması, belki de önümüzdeki yıllarda telepati, durugörü vb. gibi yeni iletişim şekillerinin yayılması, henüz tanımlayamadığımız varlıklar ve boyutlarla iletişime geçilmesi.

12. evde yer alan Yay Burcu’ndaki Merkür’ün 6. ve 7. evlerden gelmesi,  Ay ile 120 drc açı oluşturması  ve Yod kalıbının tetikleyicisi olması da, günlük rutinde ve ikili ilişkilerde iyimser tavırların hakim olacağı, iletişimde yeni bir döneme geçileceği ile ilgili bir diğer önemli ayrıntı olabilir. Sağlık alanında bitkisel çözümler ve alternatif terapiler artabileceği gibi, herkesin kendini iyileştirebilme yeteneğinin artması ile ilgili bir süreci de görmekteyiz.

2)Pars Fortunae 9. ev girişinde Başak Burcu’nda yer alıyor: 9. ev Yay Burcu ile bağlantılı bir evdir ve inançlar ve eğitim konularıyla ilgilidir. İnsanların inançları ile ilgili yeni bir “düzen”e geçeceğimizi tahmin ediyorum. Bu yeni düzen içerisinde 9. ev konularından olan başka boyutları gözlem de vardır. Böylece önümüzdeki süreçte UFO gözlemleri artabilir, birlik inancı gelişebilir, âlemde tek olmadığımızı daha iyi kavrayabiliriz. Yine konuyla bağlantılı olarak süreç içinde astroloji okulları açılabilir, eğitimde yeni bir döneme geçebiliriz.

Son Not
Kıyameti tek bir güne sığdırma düşüncesindense, cehennemi ve cenneti bu dünyada yaşayan insanlara odaklanmalıyız diye düşünüyorum. Kendi içlerinde kıyamet yaşayan o kadar çok insan var ki… Siz kin tuttuğunuzda, affetmediğinizde, hırslarınıza yenik düştüğünüzde cehennemdesiniz aslında ve kendinizi, insanları, tüm evreni sevince de cennette…

Herkesin kendi kalbini dinlemesini ve korkularını bırakıp sevgiyle yola devam etmesini ve tüm âlemlerin barış içinde, dostlukla, kardeşlikle yaşamasını diliyorum.


kaynak

Etiketler

acı affetme Affetmek aile akıl Alglamada Anlatm Aramak ARINMA Aroma Astroloji Astrolojik Aynalar Bahar başkaları Bayram beden Beden dili Bedensiz BEREKET beyin Beyinde Beyni Beynin Beyniniz bilgi bilim bilimsel bilinci Bilincine bilinçaltı Bilmek birey Bitkisel bolluk BOLUK Burak cümle çekim dalga damla Davet Deerlerimizin degerli Deniz Depresyonun DERSLER Detoks Dikkat Dilek Disgrafi Disleksi düşünce Egoist egzersiz EGZERSZ ekmek eleştiri. öfke emsimizi enerji Enerjilerinin Epifiz Eruhunuzu evlilik evren fayda FAYDALANMAK FAYDALARI Felsefe fizik fiziksel Fregoli frekans garip GCJoseph Gcyle geçmiş Gelecek geliim gerçek GERDE gerilim Gidecek Gizemli gizli güven güzel harika Hasta hastalık Hastalklar Hayal Hayallerinizin hayat Hayata HAYIRLI Hikaye Hiperaktivite Hipnozu hissederim Holografik Hologram Hoşgörü hoşgörüsüzlük huzur huzurlu Illuminati ilâc ileti İletişim inanç insan insanlar Kabala Kadim kaos Karanlk kavga kelime Kelimeler Klasik korku Korkular KORUMA Korunma Kristaller kuantum Kuantum Fiziği kurallar Kyamet liste LKLERMZ madde Makbul MEKTUP Melek Merak Mevlana Mevlanann Mezar Mftolunun Moloküler mucize Mucizeleri MUTSUZ NAMASTE Nazar Nefret neşe Niyet ODAKLANMA Okuma Okyanus olacaksn olumlama olumlamas olumlu olumsuz para paralel Paranormal Patolojik Peeling Peinden pozitif POZTF Pratik PRATK PROGRAMLAMA Psikoloji psikolojik Quantum Düşünce Rahat RAHATSIZLIIMIZ refah Reformist Romantik ruh Ruhsal sağlık Sanat seniz sevgi sıkıntı sistem Sonsuz sorumsuzluk sorun sorunlar Stres Sufizm suyun şifa şükretme tabiat tedavi Tehlikeli teori Terapi tesadüf toplum Uymasn üzüntü zaman Zarar zeka zellikleri zenginlik zerine zihinsel